Harry Nilsson – Nilsson Schmilsson

Herkese merhaba. Daha iki yazı önce yazdığım Queen hype’ı söylenmelerim üzerinden birkaç ay geçmişti ki yine sizlere manasız yakınmalarımla ve bu vesileyle çok sevdiğim bir albüme ait tanıtımımla geldim. Avrupa’nın göbeğinde güneşin açması ve tam tersi bir şekilde İstanbul’un karlar altında kalmasıyla hatırlayacağım bu günlerde bir yandan da biraz daha olgunlaşmış bir gurbet zihniyetine erişmiş bulunmaktayım.

Bugünkü konumuz yıllardır çok sevdiğim bir singer-songwriter olan Harry Nilsson‘ın benim için en önemli yapıtı olan 1971 çıkışlı Nilsson Schmilsson albümü. Barındırdığı 10 şarkıdan 3’ünün cover olmasına rağmen Harry Nilsson’ın kendisinden sonra gelen jenerasyonlara cover nasıl yapılır gösterdiği bir çalışma olarak hafızalarda yer etmiştir. Zira kendisinin o yıllarda dahi bildiği üzere, bir cover bence de icra edenle orijinal sanatçı arasında iki taraftan da fark edilebilir nüanslar taşıdığında gerçek amacına ulaşmış oluyor.

grant_g_nilsson_b1_64011
Albümü aşırı dinlerseniz Nilsson’ı robdöşambr’sız tanıyamamaya başlayacaksınız.

Hype diye bahsettiğim konu da albümün açılış şarkısı, düğünümüzde dahi ısrarla çaldırdığımız “Gotta Get Up”ın, Netflix’in en son orijinal itelemesi Russian Doll‘unun ana malzemesini oluşturması. İteleme diye tanımlamamın sebebi Netflix’in lisanslamaya para harcamaktansa basmakalıp orijinal içerik üreterek bunu arayüzünde ısrarla üstlere çıkarma çabasıdır. Aslında bu pencereden bakmazsak Russian Doll’un gayet başarılı, düşündürücü ve öncüsü olan Groundhog Day‘e büyük fikirsel katkılar eklediği bir ürün olduğunu sezonu bitirdiğimizde fark edebiliriz.

Aşağı yukarı Orange is the New Black‘te oynadığı aynı karakterin straight olanını oynayan Natasha Lyonne‘un başrol ve yapımcılık rolünü üstlendiği Russian Doll, şarkıyı Bill Murray’nin uyanırken duyduğu Sony & Cher şarkısı I Got You Babe‘ine denk bir yerleştirmede kullanıyor. Şarkı aynı sebeple dizide o kadar fazla kullanılıyor ki yapımın müzik lisansı masrafının büyük bir kısmı Nilsson varislerine ödenmek zorunda kalınıyor ve neticesinde diğer ana karakterin loop şarkısı olarak kamu malı olmuş Beethoven konçertosunun kullanılmasına karar veriliyor.

Diziden beri bu hype dediğimiz sebeple Spotify‘da yüzde 3300 fazla dinlenmeye başlayan Gotta Get Up’a neden bu kadar para harcandığını ise Nilsson’ın kaygısız kıyamet günü personasıyla açıklıyorlar. Gerçekten de Harry Nilsson aynı Pete Townsend‘in 1969’daki ölümünde Brian Jones‘u tanımladığı “A Normal Day for Brian, A Man Who Died Every Day” cümlesindeki gibi kaotik ve carpe diem yaşam tarzıyla bilinen bir başka stardı.

keith-moon-the-who-not-to-be-taken-away-who-are-you-e1548776604567
Keith Moon’un ölmeden hemen önce yapılan The Who albümü kapağındaki tüyler ürpertici yerleştirmesi

Amerikalı Nilsson Londra’ya taşındığında ilk olarak Nilsson Schmilsson’ı yapmıştı. Ancak bir yokoluş yuvasına dönüşen Londra’daki evi kısa bir süre içinde önce Mamas & Papas vokalisti Cass Elliot‘un ve hemen sonra efsanevi davulcu Keith Moon‘un öldüğü yer olunca apar topar satılıp Nilsson’ı tekrar Amerika yoluna döndürmüştü.

Albümün kaydedildiği dönemle ilgili bir başka dram da bir türlü su yüzüne çıkamamış Badfinger bestesi “Without You”nun bu albüm için Nilsson tarafından çok daha içli bir şekilde ve efsaneye göre tek bir seferde kaydedilen versiyonunun Badfinger versiyonundan çok daha fazla meşhur olması ve belki de Badfinger’ın iki üyesini art arda intihara kaybetmesinde bir şekilde payı olması gerçeği.

Ancak albümü dinlediğimizde “Without You” kesinlikle bir kesinti yaratıyor aslında. Artık aynı güne uyanmakla belleyeceğimiz “Gotta Get Up” biter bitmez müthiş bir vokal şaheseri “Driving Along”a ve sonrasında 1940’lardan bir calypso bestesi “Early in the morning”e geçerken kusursuz bir ahengin içerisindeyiz. Üzerine naiflik ötesi “The Moonbeam Song”u ve coşkuya döndüğümüz “Down”ı dinlediğimizde yine ahenge devam ediyoruz. Dediğim gibi B yüzüne geçtiğimizde aşırı hissiyatlarından “Without You” bize bir anda neler olduğunu düşündürtse de başka bir albümde olmasındansa burada, yakınımızda olmasını tercih edeceğimiz bir düzenleme olduğu da su götürmez bir gerçek.

put-the-lime-in-the-coconut-597x600
Put da lime in da coconut!

Albüm iniş çıkışlarına Karayipler’in yakınından bile geçmemiş Nilsson’ın tam bir calypso olan ve zamanında yeterince ilgi odağı olmuş “Coconut”ı ekleniyor. Yine bir rocknroll dönemi coverı olan “Let the Good Times”dan sonra detone bas solosu ve efsane davul solosuyla tarihe geçen “Jump into the Fire”a geçiyoruz. Kapanışı ise albümün ilk yarısındaki sakinliğe uyum sağlar nitelikte “I’ll Never Leave You”yla yapıyoruz. Adeta “I Won’t Share You”yla biten bir Smiths albümü gibi.

Artık belli ki bir süre bu hype konusundan gideceğim sanırım. Bir sonraki yazım yazarı birkaç gündür sabah akşam konuşulan Gerard Way‘in Umbrella Academy‘si, dolayısıyla Gerard’ın kalbimi orta yerinden vurmuş “My Chemical Romance”iyle ilgili olabilir. Beklemede kalın.

Nilson Milson diye lokalize edebileceğimiz albümümüze dönersek bir Netflix dizisinin pompalamasına ihtiyaç duymayacak kadar kusursuz bir albüm aslında. Breaking Bad finalinde Badfinger’in “Baby Blue”sunu duymamız, 2010 dünya kupası reklamında Focus‘un “Hocus Pocus”unu duymamız genel olarak terazinin iki yanında iki anlam içerebiliyor. Ya “bu neymiş?” diyip Spotify’da şarkıyı yüzde 3300 yükselten gruba dahil oluyoruz ya da “bunu da rezil ettiler” diyen geri kalanlardan. Yani anlayacağınız bu işin doğrusu eğrisi yok, mümkün mertebe Nilsson Schmilsson gibi başyapıtları önceden bilen, dinleyen ekipten olmamızı temenni ediyorum.

med_1473847882_image
yadiday, yadiday, yadiday, yadiday, yadiday, vum pampa

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s