Queen – Bohemian Rhapsody

Sevgili okuyucular, büyük laflar etmeye bayılmasam da öncelikle altını çizmek istediğim en önemli konu bu yazıdan sonra artık gerçekten Queen‘le ilgili herhangi bir yazı yazmak istemediğim gerçeğidir. Temennim bu yazının bu konudaki bütün karın ağrılarımı çok afedersiniz bir lavman misali benden koparıp atması olacaktır.

Bu çalışmam ayrıca özellikle yine bir 24 Kasım tarihine denk getirilmiştir ve 7 sene önce bugün yazdığım Freddie Mercury’nin 20. Ölüm Yıldönümü yazımın devamı niteliğindedir.

Bohemian Rhapsody vizyona girdiğinden beri hem çevremden gelen hem de içimden geçen fikirlerde, olan biten şeylerle ilgili bir iki kelam etmeden bu dünyadan göçüp gitmemem gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Neden bu kadar iddialı bir girizgah yaptığımı da sizlere gerçekten detaylı bir şekilde anlatmak istiyorum, dolayısıyla şu anda normal olarak kurduğunuz “oldu canım, dünyanın en büyük rock gruplarından birinin otoritesi de sensin herhalde” düşüncenizi de “sadece benim için zaman zaman benliğimle ben olmayan her şeyi, gerçeklerle hayal dünyamı birbirine karıştırmış bir realiteyi sizlere tarif edebilmek için sizleri bu yazıya hazırlamak istedim” diyerek yanıtlamak istiyorum.

Karakterimin şekillenmeye başladığı 13 yaşımda tanıştığım Queen, retrospektif olarak baktığımda aslında hayatımda başıma gelen olumlu ve olumsuz her şeyin sorumlusu olabilir. İlk dinlediğim Queen şarkısı, ilk satın aldığım Queen albümü, internete dial-up modemle bağlandığımda yaptığım ilk iş olarak okuduğum Queen şarkı sözleri, 1999’da gittiğim Londra’da ilk uğradığım yer olan Garden Lodge gibi onlarca saniyeyi inanılmaz bir netlikte hatırlarken bir sürü insanın ilk kez Queen’e ilgi duymasına sebebiyet veren şeyin bir film olması ve bu filmi 33 yaşında ülkemden çok uzaklarda deneyimlemem sadece kaderin bir cilvesi olabilir.

Yiğidin hakkını yememek misali öncelikle söylemek istediğim şey filmin hepiniz gibi bende de aşırılıklara kaçan duygusal dalgalanmalar yarattığıdır. Genel olarak abartılı diş protezleri yüzünden konuşmakta dahi zorlanan Rami Malek ne kadar “ağza kürekle vurmak” deyiminin vücut bulmuş haliyse kendisinin bir o kadar da tüyleri diken diken edici, sinema koltuğu kolu sıktırıcı anlarda Freddie‘ye benzediği gözümden kaçmamıştır.

Zaten bu “anlar” dediğim şeyler aslında hepimizin Freddie’yi ne kadar özlediği gerçeğinin ta kendisidir. Marc Martel, Gary Mullen gibi impersonatorların sesi olsun, Adam Lambert‘ın persona’sı olsun Freddie’ye en yakın hissedebildiğimiz şeyler çok uzun bir süredir sadece taklitçilerinin parladığı saniyelerden ibaret. Rami Malek’in parlak saniyelerinde de aslında ilk aklımızdan geçen lanet neden Freddie’yi bir kere bile bu kadar net bir görüntü kalitesinde görememiş olduğumuzdur. Zira Freddie öldüğünde ne onu şu anki netliklerde gösterecek kameramız, ne de onu günümüzde hiv pozitif olan biri kadar normal bir şekilde yaşatabileceğimiz retrovirüs ilaçlarımız vardı. Bunlar buraya not düşülsün.

cred-alex-bailey-for-twentieth-c-fox
Bıyıklı Rami Malek bana nedense daha çok The Miracle şarkısının klibindeki çocuk Freddie Mercury’i hatırlatıyor.

Filmin holywood gelenekleriyle sugar-coat edilmiş ve şu aralar yeterince de yerden yere vurulmuş tutarsızlıklarına bir bir parmak basmak gibi bir niyetim hiç yok. Live Aid‘de henüz HIV olduğundan bihaber olması, Jim Hutton’la gerçek tanışma hikayesi, Queen’in hiçbir zaman dağılmamış olması, sadece Freddie’nin değil tüm grup üyelerinin solo çalışmalar yapmış olması ve filmdeki turnelerde 4-5 sene sonra çıkacak şarkıların çalınması gibi şeyler diğer aşırı can sıkıcı detayların yanında havada cıva kalıyor.

Peki nedir bu aşırı can sıkıcı şeyler? Hemen 5 maddede anlatmaya çalışayım.

1. QUEEN MUHAFAZAKARLIĞI

Queen dinlemeye başladığım 1997’de benim için Queen çok uzun bir zaman önce dağılmış bir gruptu. 2018’den baktığım zaman Freddie’nin o zamanlar henüz 6 sene önce öldüğünü, kalan elemanların Made in Heaven albümünü yapmasının üzerinden henüz 2 sene geçtiğini ve hatta direkt D&R’dan aldığım güncel Queen Rocks toplama albümündeki “No one but you” isimli Freddie’ye yazılmış ve içinde John Deacon‘ın emeği olan son Queen şarkısının yeni çıktığını görebiliyorum. Sanırım o zamanlar 22 sene sonra hala bu konuların bir kısmının bu kadar sıcak kalabileceğini tahayyül edemiyordum.

Maalesef geçtiğimiz 22 senedir takip ettiğim Brian ve Roger zaman zaman hoşuma giden şeyler yapsalar da genellikle fail olarak nitelendirdiğim çalışmalarla beni utandırdılar. Suratını görünce bile sinirlendiğim Paul Rodgers işi olsun, Jessie J performansları olsun, American Idol‘a çıkmaları olsun, film muhabbetine Sacha Baron Cohen‘in ismini karıştırmaları olsun Londra’dan her haber geldiğinde nefesimi tutup okumaktaydım. Koyun tüyünden yapılmış saçları bembeyaz olmuş Brian May ölmeden bir vukuat çıkaracaktı. Ancak nasıl bir şey olacaktı bu son vukuatı diye merak ediyordum ki kötünün iyisi diye nitelendirebileceğim Bohemian Rhapsody‘nin vizyon tarihi geldi de çattı.

“The only thing more extraordinary than their music is his story”

Freddie Mercury’le ilgili bir film yapılacağı sanırım 8 senedir konuşulmaktaydı. Filmin inanılmaz zorluklarla çekileceğini ve belki de çekilemeyeceğini en başından beri bilenlerdendim. Neden mi? Çünkü başta Brian ve Roger olmak üzere Queen ailesi her zaman aşırı muhafazakarlığıyla bilinmekteydi.

Biliyordum ki bu filmin yapım sürecini çok fazla karışılacaktı, biliyordum ki Queen’in hikayesi aşırı family friendly bir perspektif’ten anlatılmak istenecekti, biliyordum ki kameralardan nefret eden Freddie’nin de, hayatında ağzına sigara bile sürmemiş Brian’ın da, yolda hayranları yolunu kestiğinde ellerini avcunun içine alıp ağlamaya başlayan John’un da, “These are the days of our lives” gibi naiflik ötesine geçmiş bir şarkıyı yazmaya başarmış Roger’ın da inanılmaz tutarlı bir ortak noktası vardı. O da Queen hiçbir zaman diğer insanlardan haz etmemişti.

Düşünsenize 21 sene boyunca hiçbir eleman değişikliği olmamıştı. Hiçbir an grup dağılmamıştı. 2 seneden fazla albüm yapılmamış bir ara olmamıştı. Ve her ne kadar Freddie’nin 80’ler partileri hakkaten meşhur da olsa, hiçbir zaman ağır bir alkol, bir uyuşturucu problemi yaşanmamıştı.

Tüm bu bağnazlığı ve sorumluluğu taşımak isteyecek bir takım bulmak da zor olacaktı. Zira zamanla Freddie’ye benzediğine ikna olduğum Sacha Baron Cohen gerçekten de Brian ve Roger’ın diktası yüzünden projeyi bırakmıştı. Tekrar ele alındığında yavaş yavaş işlenen Rami Malek ise bir proje çocuk misali gerçekten de Queen suyuna batırılıp çıkarılmıştı, sonunda da kendisinden bir Queen super fan yaratılmıştı. Aynı yıllar önce Adam Lambert‘a yapıldığı gibi.

Ve sloganda da tam olarak bir Brian – Roger mantalitesi görmekteydik. Queen’in kutsallığını gölge altında bırakabilecek dünyada tek bir şey vardı. O da ölümünün üzerinden 27 sene geçmiş olmasına rağmen her konserde hologramla şarkı söylemeye devam eden Freddie’ye inanılmaz bir bağlılıkla tapıldığı gerçeğiydi.

2. İKİ YÜZLÜLÜK 

Demin bahsettiğim konulara kontrargüman yaratacak bir şekilde bazı şeyler de gerçekten filmde anlatıldığı gibi değildi. Filmi nasıl içi rahat izlediğini merak ettiğim Roger Taylor mesela hiç de “Geç oldu Freddie, hanım bekliyor” diyip partiden uzaklaşacak bir insan değildi. Freddie’nin solo albüm yapımına burun kıvıracak biri hiç değildi.

Neden mi? Roger, Queen’in ilk solo albüm yapanıydı. Hatta Freddie’nin filmde bol bol anlatılan Mr. Bad Guy albümü çıktığında Roger iki albümü geride bırakmış ve hatta hemen sonrasında da yan proje olarak The Cross‘u kurmuştu.

Bunun yanı sıra Freddie’nin çok da gerisinde kalmayacak bir party animal’lığı da hep konuşulmuştu. Başarılı bir aile babası da değildi, evlenmeden iki çocuk yaptığı kız arkadaşını aldatmış ve başka bir kadınla yine evlenmeden iki çocuk daha yapmıştı.

freddie-and-roger-at-a-new-year_s-eve-party-at-legends-nightclub-in-london-in-december-1980-photo-by-richard-young
Bırak bu ayakları, gözlerini açamıyorsun.

Bir de bu noktada şunu söylemem gerekir ki filmde bütün bunlar haricinde de Roger Taylor’ın yetenekleri çok üstünkörü işlenmiştir. Kendisi aslında müthiş akılda kalıcı bir ses rengine sahiptir ve sık sık karşılaştırıldığı Rod Stewart‘dan çok daha yetenekli bir vokalisttir. Bir de ablak suratlı aktörünü de kendisine hiç ama hiç benzetemedim.

3. JOHN DEACON

Filmde tutarlı bir şekilde gösterilen şeylerden bir tanesi John‘un pasif bir karakter olması. Hiçbir Queen şarkısında vokalistlik yapmamış Deacy grubun son katılan elemanı ve en genç üyesi. Bu sebeplerden de biraz geri planda kalmış ve özellikle grubun ilk zamanlarında eşit söz hakkı verilmemiştir. Ancak gerek elektrik mühendisliği olsun, gerek rakamlarla arasının iyi olması olsun amfi tasarlamak ve grubun finansıyla ilgilenmek gibi konularda parlamış ve zamanla çok sevilen besteler yapmıştır.

Filmden az önce çıkmış ve instagram’da bunu ilan etmiş “The Show Must Go On” seven bir insanın kafasında şu soru oluşmuş olabilir: “Freddie’ye filmde genel olarak bir memnuniyetsizlikle bakan John Deacon şu anda nerede?”

Aslında soruyu daha önemlisi şu şekilde sormamız gerekir: “Neden bir insan çok da tasvip etmediği lead vokalisti öldü diye müziğe veda eder?”

Cevap çünkü filmde bu konuda yanlış bir algı yaratılmasında yatıyor. Hollywood taktiği göz yaşartıcı bombardımanlar, kötü adamlar, düşüş ve yükseliş trendleri karmaşasında gözden kaçmış bir konu John’un Freddie’ye olan büyük bağlılığı ve onsuz müzik yapmakta hiçbir mana görememiş olmasıdır.

Ne Paul Rodgers’la uğraşmış, ne Bohemian Rhapsody’nin galasına gelmiş John Deacon, birçok hardcore Queen fanı gibi Queen’le ilgili yeni bir konunun 1991’den sonra var olmadığını düşünenlerden.

2C745E0900000578-0-image-a-7_1442620165566
Gizli çekilen bu fotoğrafta pek belli olmasa da Deacy’nin en az bir 100 milyon poundu olduğu bilinen bir gerçektir.

4. LIVE AID MEVZUSU

Filmin ana konseptlerinden biri hatta bir şekilde filmin üzerine yapıldığı Live Aid ise külliyen deli saçması saptırmalar üzerinden gitmektedir.

“Live Aid’in paraları afrikalı silah tüccarlarına mı gitti?” hala konuşulmaktaysa da o dönem bir anda dünyaya yardım edeceğim diye kafayı yiyen Bob Geldof, hatta kraliçeyi bile etkilemiş olacak ki “Sir Bob Geldof” aslında Queen’in katılımını kasten istemeyen karakterin ta kendisiydi.

Yani konunun ne Freddie’nin evil menajerleriyle ne de Queen’in dağılmasıyla hiçbir alakası yok. Aksine Queen o dönemlerde The Works albümünün turnesindeydi ve Freddie’nin HIV teşhisine daha seneler vardı. Konu daha çok Queen’in daha önce belirttiğim gibi kendisini rock camiasından soyutlaması ve dönemin tabu ülkelerinde konserler vermesiydi. Apartheid dönemi Güney Afrika‘sı birleşmiş milletler boykotu altındayken, Queen’in konser vermeye gitmesi yerden yere vurulmuş, zaten de iyi geçinilmeyen rakip gruplarla aralarının iyice kötüleşmesine yol açmıştı. Bir başka sebep de artık bir arena grubuna dönüşen Queen’in hava kararmadan konser vermek istememesiydi.

Backstage’de Jim Hutton‘la Mary Austin‘in kucaklaşması ise bambaşka bir deli saçması olsa gerek. Zira Freddie öldükten sonra Mary Austin’in yaptığı ilk iş Freddie’nin vasiyetine uymayarak Jim’i evden kovmak olacaktı.

5. MARY AUSTIN MEVZUSU

Filmin aşırı dramatize ettiği bir konu da Freddie’nin Mary’le olan münasebetiydi. Mary aslında random tanışılmış bir karakter değildi hatta Brian May’in kısa bir dönem sevgilisiydi. Freddie’nin ise hayatının aşkıydı gerçekten de ancak tek kadın da değildi.

70’lerde bir cinsel tercih bunalımı yaşayan Freddie, sonunda full-time gay olmaya karar verdiyse de ölene kadar Mary Austin‘i sevmeyi hiç bırakmadığını dile getirdi. Ancak Mary’nin sevgilisini kıskanması gibi bir sahne yaşanmamış, mutlaka büyük kavgalar yaşansa da yol ayrılıkları pek olmamıştı.

Bütün bunların yanı sıra filmin beni en çok şok eden detayı Live Aid‘le filmin bitirilmesiydi. O kadar bunu beklemiyordum ki dakikalarca inanmak istemedim. Daha yaşanacak 6 sene vardı, acı-tatlı da olsa görmek istediğim birçok sahne vardı. Ancak yine tahminlerime göre bir müdahalede bulunarak düşüş gibi algılanacak bir final yapılmak istenmedi.

Beni en çok üzen şey filmdeki inanılmaz kronolojik hataların tamamen farkındalıkla yapılıyor olması. Yine bir hollywood geleneği olarak filme bir giriş, gelişme ve sonuç kurgulamak, içine bir kötü adam, bir yükseliş ve iç ısıtıcı bir final koymak kuşkusuz box office’i memnun etse de birçok fan için nasıl hissiyatlar getireceği belli ki göz ardı edilmiş.

Diğer bir yandan filmin 1970’de başlayacağını da hiç beklemiyordum. Genelde Queen biyografilerinde üzerinde pek durulmayan kuruluş yıllarının böyle büyük bir yapımda üstünkörü bile olsa işlenmiş olması beni bayağı mutlu etti. Hatta ilk mest oluşum daha öncesinde 20th Century Fox fanfare’ini Brian May’in çalmasına saniyesinde “OHA” dememle başlamıştı.

Bir başka tutarlılık da “A Night At The Opera” albümü dönemindeki parasızlıklarıydı. Çünkü Queen asıl düşman olarak filme konulması gereken ve adına “Death on Two Legs” şarkısının yazıldığı Trident Stüdyoları sahibi Norman Sheffield yüzünden ilk üç albümden hiç para kazanamamıştı. Bu dönem Roger Taylor’a davula yavaş vurması tavsiye edilmişti çünkü yeni baget alacak dahi paraları yoktu. Brian May’in bir röportajında altını çizdiği gibi “A Night At The Opera” başarısız olsaydı Queen kaybolacaktı. Ancak o kadar başarılı olmuştu ki bir sene sonra albüme ismini veren filmin starı “Groucho Marx”ın evinde çay içerek kek yer duruma geleceklerdi.

Bu arada Norman Sheffield 2014’deki ölümünden bir sene önce konuyla ilgili kendini savunduğu “Life on Two Legs: Set the record straight” kitabını yayımlayarak kendi açısından olan biteni anlatabilme şansına kavuşmuştur.

Filmin beni en mutlu eden sürprizi ise şüphesiz uydurulmuş bir EMI yöneticisi rolünü Mike Myers‘ın oynaması oldu. Zira Mike Myers kült filmi Wayne’s World’ü çektiğinde filmin en ikonik sahnesi Bohemian Rhapsody‘i “carpool karaoke” şeklinde icra etmiş ve bir Queen belgeselinde izin almadan kullandığı şarkıdan dolayı kendisine ulaşan “Şarkımızı kullandığınız için teşekkürler” mektubunu görünce şok geçirdiğini anlatmıştı. Başka bir ilginç detay da henüz internet olmayan bir dönemde benim bu belgeseli bir VHS kasetten izlemiş olmam olabilir.

Bir başka atlanmamasıyla kendimden geçtiğim detay da Freddie’nin kedileri oldu. Delilah, Tiffany, Romeo, Oscar gibi gibi onlarca kedi sahibi olmuş Freddie turnedeyken evine telefon açıp kedileriyle konuşması gibi ilginç özellikleriyle de meşhurdu.

Tüm bunlar bir yana, film çıktığından beri tekrar ettiğim gibi benden bu filmi koşulsuz bir şekilde sevmem beklenmemeli. Anlatılmayan çok fazla şey var, bir filmden tabi ki epik bir hayat hikayesi bekliyormuşum sanılmasın ancak daha fazlası daha içten bir şekilde sığdırılabilirmiş gibi hissediyorum. Bir aydır hala wikipedia’nın en çok okunan makaleleri arasında Freddie’nin ismini görmem ise ayrı bir acıyla tatlı arası his yaşatıyor. Sevdiğim insanlara temennim ise ölümüne sevdikleri şeylerle ilgili hayatlarında böyle bir hype dönemi yaşamamaları.

Nihayetinde John’un da bildiği üzere Queen’in hikayesi 1991’de bitti ve yeni bir şey olmayacak. Ben de umarım yeni bir yazı yazmayacağım. Dolayısıyla kapanışı size bir Queen Mix-tape yazarak yapmak istiyorum. Bu arada tabi 2010’da yazdığım Queen II yazımı da şuraya bırakayım.

  1. Great King Rat
  2. The March Of The Black Queen
  3. Tenement Funster
  4. Flick of The Wrist
  5. Lily Of The Valley
  6. The Prophet’s Song
  7. The Millionaire Waltz
  8. All Dead, All Dead
  9. It’s Late
  10. Dreamer’s Ball
  11. Mother Love
  12. Son and Daughter

Hadi siz de bana kıyak geçin ve en sevdiğim şarkı olan “It’s Late”in dudak uçuklatan, tüyleri diken diken eden alternatif versiyonunu bir dinleyin o zaman. Sağlıcakla.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s