Mourn – Sorpresa Familia

Gurbete ziyarete gelen arkadaşlarımızla cebelleştiğimiz bir haftayı geride bırakırken, Halloween‘in ve Cumhuriyet Bayramı‘nın ilk saatlerini yazı yazarak geçirmeye karar verdim. Biraz tanrı misafirlerimizi biraz da kendimizi eğlemek için bir konsere gitmeye karar vermemizin, akabinde kendimizi Protomartyr‘le bizi mest eden Rotondes‘da bulmamızın ve yüzlerimizde bir “Quoi?” ifadesiyle Mourn‘u izlememizin üzerinden birkaç gün geçmişti.

Konserden önceki hafta ismini pek bir beğendiğim Mourn‘un son albümü Sorpresa Familia‘yı birkaç kere dinleyip karmakarışık düşüncelerde boğulmuş ve konserin grupla ilgili kafamı berraklaştıracağını düşünmüştüm. O nasıl bir saflık olmuş öyle?

Mourn, İngilizce’deki en muhteşem kelimelerden biri bence. Hem yas demek, hem yas tutmak demek. Yas ise en çok ölümle özdeşlesse de geri getiremeyeceğin her şeye beslediğin o eşsiz duyguya ait bir kelime. Nasıl hiçbir bildiğimiz grup 15 yaşındaki dört Katalan çocuğun Barcelona‘da kurduğu bir punk grubuna koyduğu bu ismi daha önce kullanmaz anlamak mümkün değil. Nasıl 15 yaşındaki dört Katalan çocuk 7 sene içinde Primavera‘dan, Amerika turnesine, Pitchfork Müzik Festivali‘nden allahın unuttuğu ülkemize kadar her yerde konserler vererek üçüncü albümünü tanıtıyor, o tamamen ayrı bir konu.

Konser gününe dönersek, Uçan Spagetti Canavarının bile unuttuğu ülkemizde bir perşembe akşamıydı ve Rotondes‘da altı kişilik yerel bir saykidelik rock grubu olan The Choppy Bumpy Peaches‘ı ağzımız açık bir şekilde izliyorduk. “İnsanlar ne kadar güzel şeyler yapıyor, ben de yapmalıyım” diye düşündüm. Sonra hadi bir sigara içelim diye dışarı çıktık ki artık havalar bir zahmet soğumaya başlamıştı. Aslında sigara da içemiyordum çünkü 24 gündür Champix kullanarak bu lüksü kendime zehir etmiştim.

İçeri dönüp de sahneye baktığımızda gerçekten de üç tane “tomboy” diye tanımlanabilecek ergen kızın langır lungur post punk ve punk karışımı bir şey yaptığını gördük. Sürekli yanlış notalara basmanın yanı sıra bir şiir okuyarak girmek istedikleri bir parçaya teknik bir aksaklıktan dolayı bir türlü giremeyerek dünyanın en sinir bozucu 15 dakikasını bize yaşatmalarıyla kafamdaki düşünceleri iyice karıştırdılar. O akşam Rotondes‘a sürüklediklerimden bir kişi kulağıma eğilip “Abi bunlar kaç yaşında?” diye sorduğunda o ortaokul müsameresinden bozma presence’larına bakarak ben de bunu düşünmekteydim. Neyse ki vokalist Jazz Rodriguez, herkesin aynı bakışlarından baymış olacak ki bi şarkı arasında 22 yaşında olduğunu söyleyerek konuyu geçiştirdi.

Ancak şahsen 2014’de çıkan ilk albümleri Mourn‘un ilk şarkısı “Your brain is made of candy” çalmaya başladığında doğru konserde olduğumu fark ettim. Hostellerden, erasmuslardan hatırladığımız İspanyolların mikrodalgada yemek ısıtıp bağıra çağıra konuşmalarından başka yapabildiği şeyler de vardı. “Zaten” dedim kendi kendime “dünyadaki en sevdiğim insanlar da en sevmediğim insanlar da Türk. Bir tek bunu düşünerek bile genelleme yapmaktan kaçınmam lazım.” O yüzden öncelikle şunu bir aradan çıkaralım:

 

Bir süredir kendilerini dolandıran plak şirketlerinden kurtularak yeni albümleri Sorpresa Familia‘yı yapan Mourn‘dan ne derin şarkı sözleri ne de içli hikayeler beklemek lazım.

Şüpheye düştüğünüz anda kendi 22 yaşındaki halinizi düşünebilirsiniz.

İnanılmaz bir post punk cazibesiyle başlayan Barcelona City Tour‘da grubun belli bir olgunluğa şimdiden geldiğini anlıyoruz. Jazz Rodriguez ortaokulda tanıştığı en yakın arkadaşı Carla‘yla vokal görevini paylaşırken arkadan dolu dolu gelen bas ve davullar hepimizi mutlu ediyor.

Skeleton başladığındaki aksaklık ve atonallik de özellikle beni mutlu ediyor. Zaten hepi topu 30 dakikalık bir albüm dinleyeceğiz, her saniyenin büyük bir değeri var. Ancak maalesef miks hataları ve yanlış çalınan notaları artık aşmalarını da dilemiyor değiliz.

Strange Ones‘da da Jazz‘ın o kendine has sesini ve hiçbir yere post edilmemiş de olsa sözlerde “Who are you to say what I am?” diye bağırdığını duyuyoruz, birkaç dakika sonra da Katalancaya geçerek o özlediğimiz “biraz rocknroll’un ana dili ingilizce biraz da kendi dilinde” yapılmış 90’lar şarkılarını hatırlıyoruz.

Az önce bahsettiğim şiirden sonraki introsu mahvedilen Candle Man de, akılda kalıcı bozuk ritmiyle kendini sevdiren Doing it Right da, iç içe geçen melodileri ve vokal harmonileriyle güzel bir kapanış öncesi yaratan Epilogue da iyi yapılmış bir işin parçaları gibi gelmeye başlıyor birkaç dinlemeden sonra.

“Ya arkadaşlar” demek istiyorum kendilerine “awkwardfamilyphotos.com’dan çıkmışcasına yaptığınız bu albüm kapağını geçersek, yaptığınız işte içimde doğru yere dokunan bir şey var.” Aklıma My Chemical Romance‘in hayatım boyunca kimseye dinletemediğim ilk albümleri geliyor, aklıma Guano Apes‘in Sandra Nasic‘inin bir Almanın İngilizce şarkı söylediğinde gırtlağından çıkaracağı tınıları geliyor.

Bütün bunlar da bizi zaten aslında Jazz‘la Carla‘nın ilk karşılaştığı o büyülü ana getiriyor. Birinin üzerinde The Rolling Stones t-shirt’ü birinin üzerinde The Strokes t-shirt’ü güzel şeylerin ilk ve son temsilcilerini temsil ediyor gibiler. Ve ikisi de aynı benim zaman zaman hissettiğim gibi yanlış zamanda yaşadıklarını fark ediyor. Ve ikisi de aynı biz ve bir zamanlarki arkadaşlarımız gibi başka arkadaş bulmakta zorlanıyor.

İlk albümün kapağını Ramones‘den çarpıyorlar, melodilerin bir kısmı doğduklarında çoktan bu dünyadan göçmüş Kurt‘ten, bir kısmı annelerinden birkaç yaş büyük P.J.’den geliyor. Benden 10 yaş küçük de olsalar onlar da Beyonce ve Eminem‘in lead ettiği Coachella‘ya gitmektense küçük bir salonda Iceage‘i izlemeyi, Netflix’ten Walking Dead‘i izlemek yerine dvd’den Evil Dead‘i izlemeyi tercih ediyor.

Son şarkınız Sun‘da post punk’ın dark indie’yle ve belki post rock’la buluşmasını kıvançla izlerken bir sene sonra bile yapabileceğiniz şeylerden korkuyorum bir anlığına. Ancak hemen sonrasında da Townshend‘in Tommy‘i,  McCartney‘nin Revolver‘ı, Bowie‘nin Ziggy‘i ve Wilson‘ın Pet Sounds‘ı yaparken 23 yaşında olduğunu hatırlıyorum. Bize ne oldu gerçekten?

Aynı evrende yaratılamayacak kadar kalite farkları olmasına rağmen “Love Reign O’er Me”‘in hemen üstüne aşağıdaki klibi izleyebiliyorum. Yaklaşık 1:11’de kızla göz göze geldiğimde de “ben burada olmayabilirim ama 49 sene sonra birileri umarım şarkını dinler” diye dilemek istiyorum. Mutlu bir kız asıl öyle oluyor sanırım.

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s