Dismemberment Plan – Emergency & I

Biliyorum, biliyorum, biliyorum! Çok büyük bir üçkağıt yaptım. Binbir zorluklarla onlarca yeni çıkan şeyi sevmeye çalışmak yerine rüşdünü ıspatlamış hatta ıspatlamakla kalmamış birçok kaynak tarafından Indie Rock‘ın kutsal albümü diye tanımlanmış bir albümü ele almaya karar verdim. Üstelik daha GK’nin bir bar ortamında peçetelere yazıp sonra evde bilgisayara geçirdiği şaheseri Cleave‘in üzerinden bir hafta geçmeden böyle bir şey yapmak istemezdim ancak ne bizim ülkemizde ne de bizim jenerasyonumuzda pek bilinen bir albüm olduğu için Emergency & I‘ı er ya da geç Dinledin mi’de incelemek isteyecektim.

Emergency & I ayrıca hayatımda oluşturduğum bir üçlemenin üçüncü albümüne çok iyi bir aday.  Kısaca yazmaya çalışırsam, 2010’larda keşfedip aklımızı kaçırdığımız 90’lar indie/alternative albümleri diyebilirim. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde GK’den onay alabilirsem, kendisini Afghan Wigs – Gentleman ve Neutral Milk Hotel – In the Aeroplane Over the Sea‘nin durduğu rafa ekleyeceğim.

1995 ile 2001 seneleri arasında dört albüm çıkarıp 2013’e kadar kaybolmuş grubumuz ismini meşhur “Groundhog Day” filmindeki sigorta satıcısı Ned’in bir repliğinden alıyor. Washington D.C.li grup bölgelerine mal olmuş punk ve hardcore gruplarından epey bir farklılık göstererek sessiz sedasızca, yıllar sonra indie denecek bir tarzı icra etmeye başlıyorlar. Ta ki Amerika’nın 70’ler sonlarında doğan nesilinde bomba etkisi yaratacak Emergency & I çıkana kadar.

Vokalist Travis Morrison, bu albüm için çok spesifik bir tema ve tarz belirlemiş. Ve sizi temin ediyorum ki amacına başarıyla ulaşmış. Şöyle ki albüm bir konsept albüm gibi tek bir hikayeyi anlatmasa da inanılmaz bir lirik ve hissiyat bütünlüğü sağlıyor. Genel olarak konumuz toplumdan kendini soyutlamak, içine kapanmak, ilişki problemleri, ayrılık ve sosyal anksiyeteler. Özellikle de FOMO.

FOMO nedir bilmeyenler için bu noktada açıklama yapmam gerekiyor. “Fear of Missing Out”ın kısaltması olan FOMO, bir yerlerde bir şeylerin yaşandığı ve bizim bunun içinde olmadığımız hissiyatı olarak tanımlanabilir. İşin ilginç yanı bir millenial anksiyetesi olan FOMO aslında ilk defa 2000’de yani Emergency & I‘dan bir sene sonra kaleme alınmış bir realite. Travis Morrison bunu iliklerine kadar yaşamış olacak ki bu konuyu ilk dile getiren ozanlardan biri olmuş. Üstelik Facebook ve Instagram’ın özellikle tetiklediği FOMO’yu 1999’da yaşayarak da en az benim kadar sosyal problemli bir insan olduğunu bana fark ettirmiş ve beni bir şekilde bu albümün esiri etmiştir.

Emergency, acil durum demek olsa da kelimenin köküne baktığımızda “Emerge” yani yüzeye çıkmak, belirmek kelimesini görebiliriz. Son yıllardaki “meme”lerden de “…. and i”, kalıbını hatırlarsınız. Bu iki bilgiyi birleştirince albümün temasının FOMO olduğunu bir kere daha görüyoruz. Yani bir yerlerde beliren, mantar gibi çoğalan, belki de acil bir şeyler var, bir de ben varım. Özellikle benim gibi bu duyguyu sık sık yaşayan bir insansanız, albümün sizi sarıp sarmalaması daha da kolay olacaktır.

Zaten böyle içli albümleri geç keşfetmenin bir ilginç yanı da “Bu albümü şu sene dinlesem acaba ne olurdu?” hissiyatı oluyor. Birazdan bu konuya daha detaylı gireceğim diye düşünüyorum.

Müzikal olarak baktığımızda da demin kafamdan uydurduğum üçlememin diğer iki albümünü toplayıp ikiyle çarpacak kadar güçlü bir albüm. Özellikle bas gitarın inanılmaz tarzını, vokalistin inanılmaz falsettolarını, davulun inanılmaz groove’unu ve gitarların inanılmaz temizliğini size daha “A Life of Possibilities”ın ilk saniyesinde sunarak, ne kadar iddialı olduğunu yüzünüze haykıracaktır. Daha önce Dinledin Mi’de oldukça değindiğimiz gibi GK’nin de benim de özellikle üzerine düştüğümüz bir konu olan ilk şarkı muhabbetini alıp göklere çıkarmış bir albüm sizi bekliyor.

“A Life of Possibilities” inişli çıkışlı, gazlı frenli, müthiş bestesinin içinde kabuğuna çekilip toplumdan uzaklaşmak istemiş bir bireyin geri dönmek istediğinde nasıl bir tepki alacağını anlatıyor. İnsanlar seni tanımayacak, her şey değişmiş olacak. Böyle bir sonucu bu keşiş yaşantının bir cezası olarak kabullenmen gerekecek diyor.

If it’s a life of possibilities
That pulls you away, that claws and tears
And challenges you to stay, well then
If it’s a life of possibilities
That you’ve gotta live well, don’t be surprised
When they don’t remember you or simply don’t want to

Maalesef o kadar hissiyatlı ve sağlam bir başlangıç ki ikinci şarkıya geçmekte zorlanıyoruz. Ancak bir şekilde bunu yapabilirsek yine mükafatlandırılıyoruz. “Memory Machine” bir bilimkurgu teması barındırıyor ve insanların hafızalarının kopyalandığı bir hikayeyi bu hikayelerin aşırı yoğunlaştığı günümüzden 19 sene önce yapıyor.

Sırada albümün en pop şarkısı olan dilinizden uzun süre düşmeyecek “What Do You Want Me To Say?” var. Kız arkadaşıyla yaptığı kavgayı anlatan vokalistimiz, tek bir notadan oluşan sinir bozucu gitarların üzerine bas gitar ve davul cenneti “verse”ler esnasında kız arkadaşının ne kadar makul olmayan bir insan olduğunu ve vereceği hiçbir cevapla tatmin olmayacağını söylüyor. Hatta albümün tek sinirli gırtlaklı sesini de burada çıkararak zaman zaman kilitlenmiş kavgalarda bağıra çağıra sormak isteyeceğiniz soruyu soruyor:

What do you want me to say?
What do you want me to do
To let you know that I do mean it?
What do you want me to say?
What do you want me to do?
To let you know that I do mean it
What do you want me to say, yeah?

Sırada depresyonun ve yalnızlığın diplerinde gezen “Spider in the Snow” ve “The Jitters” var. İlki eski tip bir org sesiyle baştan sona donatılmış bir post-punk şarkısını andırırken ikincide iyiden iyiye karanlığa gömülüyoruz. Tam kendimizi kesecekken “I love a Magician” başlıyor ve çok saçma bir yere gidiyoruz.

Indie’yle rap vokali ilk birleştiren şarkı olan “I love a Magician” yine kız arkadaşa yazılmış bir “ABV” şarkısı. Hissiyat ise deliliğin dağları, gitarlar ise Pixies‘in saçma sapan gitarlarından hallice. Efsane albümlerde böyle şarkıları özellikle seviyorum çünkü bir açıdan dar görüşlü insanları albümden uzaklaştırarak core bir kitleyi sonuna kadar taşıyacak elek görevi gördüğünü düşünüyorum. İki şarkı sonra aynı manyaklıkla seksüel sabırsızlık ve öfke konularını içeren “Girl O’Clock”da da karşılaşarak, “I love a Magician”da albüme bir şans daha vermek isteyen popçuları dışarı uğurluyoruz.

Çok hızlı dönersem kalbimin kırık parçaları bir arada kalabilir diyen “Gyroscope”, dünyanın sonu geldiğinde son sekiz buçuk dakika ne yapacağını sorgulayan yine Pixies esintili “8 1/2 Minutes” ve 5 dakikadan uzun süresiyle çılgın bir bas ve davul yürüyüşü barındıran hipnotik “Back and Forth” da atlanmaması gereken parçalardan.

Evet şimdi gelelim özellikle bahsetmek istediğim iki parçaya. FOMO’nuzun ilacı olacak “You are Invited”ı sondan bir önce tanıtmak isterim. The Cure‘un pek bir sevdiğim şarkısı “How Beautiful You Are” gibi baştan sona bir hikaye anlatan şarkı sizi çok ilginç düşünmelere sevk edecek. Üstelik öyle bir şarkı ki bu, sözlerde gerçekleşen olaylarla paralel bir şekilde müzik aletlerinin hissiyatının ve vokalin sesindeki hevesin nasıl değiştiğini görerek çok ince çalışılmış bir iş olduğunu fark edeceksiniz. Kapısında bir davetiye bulan şair, davetiyenin üzerinde hiçbir detay yazmadığını ve sadece şöyle yazdığını görüyor:

You are invited
By anyone to do anything
You are invited for all time

Şarkının sonuna geldiğimizde anlıyoruz ki içimizdeki bu bir şeyleri kaçırıyor olma hissi aslında içimizdeki yalnızlık isteğinin bir dışa vurumu. Yani tamamen kendimizi koymak istediğimiz bir rol üzerinden kurban psikolojisi yaratarak insan beyninin pis ve dolambaçlı kıvrımlarını kullanmış oluyoruz. Aslında herkes tarafından sonsuza kadar her yere gitmeye, orada her şeyi yapmaya davetliyiz. Ancak istediğimiz bu mu, emin değiliz. Şarkının bendeki bu korkulara çok iyi geldiğini söylemek istiyorum.

Gelelim finale sakladığım The City‘e. Bir ayrılık destanı olan “The City” aynen yazının başlarında bahsettiğim bu şarkı o sene neredeydi dedirtecek bir şarkı. Ayrıca “The Replacements – Answering Machine”, “Porcupine Tree – Feel So Low” gibi çok sevdiğimiz ayrılık şarkılasına oranla aşırı tempolu ve enstrümanlı bir kompozisyon. Ele aldığı konu daha çok ayrılıktan sonra yaşanan o boktanlık hissiyatı. Nasıl her gün geçtiğiniz yerlerin üzerinize üzerinize geldiği, detaylara dikkat ederek kafanızı dağıtmak istediğinizde detayların nasıl beyninizi dağıtmak istediği gibi “şehir”le ilgili düşünceler sıralanıyor.

Özellikle sokak lambalarından bir cızırtı geldiğini, özellikle grafittilerin üzeri boyanınca nasıl altından belli olabildiğini, özellikle metrodaki insanların nasıl boş boş baktığını yeni fark ediyoruz. Ve “neden gittiğini anlıyorum, burayı güzel yapan şey senmişsin” gibi paradoksal bir cümleyle nakaratı geçiriyoruz. Boğazımızda düğüm olan duygular outro’da aşağıdaki sözlerle patlıyor ve kulaklığı fırlatıp “hasiktir oradan” diyoruz ve normal, mutlu, sağlıklı hayatımıza dönerek işlerimizi yetiştirmeye, maaşımızı almaya, çocuklarımıza bakmaya odaklanıyoruz. Kimsenin çocukça duygulara kapılacak vakti yok artık. Ama otobüste bi Emergency & I açıp gündüz düşlerine kapılırsanız da sizden başka kimse sizi yargılayamaz.

Oh I never had just whatever it is you want, baby
And I really tried, tried and tried with all my might—it made me crazy
To try to figure out what it is I’ve done wrong every time
When everything I love, everything I hold dear
Heads out sometime
And all I ever say now is good-bye

 

 

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s