Iceage – Beyondless

Haftalardır dinlediğim onca albümün içinden bir seçim yapmak istemekteydim ki dinlediklerimden bir tanesi kafamda döne döne çalarak beni geri çağırdı. Kafamda çalan bu albüm acaba neydi? Horrors mı bu, Father John Misty mi? Alakası yok. Ne çalıyordu kafamda? Odaklanmaya çalıştım. Üflemeliler bir karnaval cazı havasında bir introyla giriyor, arkadan yetişen üflemeliler de bir 80’ler soul şarkısı dinliyormuşuz gibi bir renge dönüşüyor. Üzerine bir adam bağırıyor, bir dakika bir dakika bir de kadın bağırıyor sanki. Evet, ilk ve tek albümünü yüzlerce kez dinleyip kendimden geçtiğim biri de şarkı sözlerine bağıra çağıra eşlik ediyor. Demek ki Sky Ferreira var bu albümde, demek ki bu albümün adı Beyondless. Hadi yazalım, yapacak bir şey yok.

Norveçli punk grubumuz Iceage‘in son albümü Beyondless, önceki üç albümlerinden epey bir farklı. Iceage’in grup üyeleri henüz 18 yaşındayken kurulması ancak dördüncü albümde raw seslerini cilalı bangır bangır bir rock sese çevirebilmelerini affettirecektir. Tabii ki o sesin de alıcısı vardı ama şunu itiraf etmeliyim bu rawlığı kaybederken yanında tonla şey daha kaybeden o kadar fazla örnek var ki, bu işi yine iyi kotardıkları bir gerçek.

Albümümüz adı gibi bir şarkı olan “Hurrah”la başlıyor. Gerçekten akılda kalıcı ve çok fazla güzel alt melodiyi barındıran bu gaz şarkı albümü başlatmak için iyi bir seçim. Özellikle de Iceage’in önceki albümlerini dinleyip bu albüme geçenler için bayağı mantıklı bir geçiş adımı oluşturuyor. Zira grubun puslu punk sound’undan adeta bir Amerikan single’ına benzeyen Pain Killer’a geçmek çok sert bir geçiş olurdu.

PaleRequiredKakapo-size_restricted
Pain Killer başladığındaki hissiyat.

Pain Killer acayip bir coşkuyla başlıyor ve dediğim gibi dev Amerikan prodüktörlerin elinden çıkma bir hit şarkıyı andırıyor. Yeterince radyolara hükmetmemesinin sebebi büyük ihtimalle Los Angeles’da değil de Kopenhag’da doğmuş olması. Ancak kesinlikle bir instant hit diyeceğimiz şarkı ilginç bir yöntemle kaydedilmiş bir düet. Yani farklı lirik partisyonlarından değil de iki farklı vokalistin aynı sözleri aynı anda söylemesinden oluşmuş kaotik bir ahenge sahip. Bu seslerden biri de 2013’de yayınladığı tek albümü olan Night Time, My Time‘la ve hemen sonrasındaki İstanbul konseriyle beni kendisine hayran etmeyi başarmış Sky Ferreira’nın ta kendisi.

71uDcUIOPwL._SX355_
Sky Ferreira’nın Spotify’da sansürlü versiyonu bulunan albüm kapağı aslında böyle. Bizde sansür yok hacı.

Ünlü yönetmen ve fotoğrafçı Gaspar Noe tarafından çekilen çıplak ve makyajsız fotoğrafını tek albümünün kapağı yapmasından tutun, aşırı uyuşturucudan şarkı söylerken ağlamaya başladığı youtube videosuna, pop – indie – elektronik müzik sentezindeki müthiş başarısına kadar Sky Ferreira gerçekten takdir ettiğim bir anti-star. Henüz başka albüm yapmamış olması epey bir hayal kırıklığı yaratsa da Pain Killer’la biraz olsun kalbime su serpilmiş oldu.

Hemen sonrasında ise “Under the Sun” geliyor ki albümde en çok beğendiğim parça olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir punk / post punk grubu slow ve melodik bir parça yapınca çok etkileyici olabiliyor. Mission of Burma‘nın efsanevi V.S. albümünde “Dead Pool” isimli doğa harikası şarkıyla karşılaşmama benzer bir etki bıraktı bende. Çok iyi ve dark bir melodinin üzerine 1992 doğumlu vokalistimiz Elias Bender Ronnenfelt öyle düzgün bir brit-pop ingilizcesiyle söylüyor ki sözleri The Verve veya Pulp dinliyormuşuz gibi bir ortam oluşuyor. İskandinavya’nın İngilizceyi İngilizlerden iyi konuştuğunu zaten bir çok örnekte görmüştük. Ki rock müzik deyince de bu konudaki en iyi örnek olarak İsveç’li garage revival devi The Hives geliyor hemen aklımıza.

MV5BYjQwYzZkY2YtMTIxNS00MzcyLTlkNzYtOWVjZDEzZjM5ZjVjL2ltYWdlL2ltYWdlXkEyXkFqcGdeQXVyNTI5NjIyMw@@._V1_
Huzurlarınızda İskandinavya’dan çıkmış en garip şeylerden biri olan The Hives.

“Under the Sun”, kemanların ve anormal ritm değişikliklerinin eklenmesiyle gitgide enteresanlaşıyor ve finaline kavuşuyor. Arkasından hakkaten nota yapısı olarak The Hives’a benzetilebilecek “The day the music dies” başlıyor. Üflemelilerin eklenmesi ve “I am waiting for the day the music dies” sözleriyle epey iddialı bir yere gelen şarkıda belki beni en çok rahatsız eden şey sürekli perküsyon kullanımı oldu. Ancak müthiş bir ivmeyle evrilen grup bir sonraki albümde böyle konularda da kendini aşacaktır diye düşünüyorum. (“The day the music died” geçti canım, 1959’da Ritchie Valens‘la Buddy Holly‘nin aynı uçak kazasında öldüğü güne derler onu. 1959’da müzik öldü demek nasıl bir vizyonsuzluk o ayrı konu)

“Beyondless”ın genel olarak problemi bence her şeyi fazla fazla kullanmak olabilir. Özellikle de albümün ilk yarısındaki bol hit melodi ve enstrüman kullanımı albümün ikinci yarısında beklentiyi karşılayamamalarına dönüşebiliyor. Özellikle ilk dinlediğimde sadece ilk üç şarkıyı beğenebilmiş biri olarak albümün benim için sadece ilk şarkılarını beğenebildiğim “Cog – Sharing Space” veya “Live – The Distance to Here” gibi albümlere dönüşmesinden epey endişe etmiştim. Ancak fırsat verdikçe de neyse ki karşılığını verebildiler.

“Plead the Fifth”in ilk kısmındaki tekdüzelik sanırım bu korkuya yol açan şeydi. Daha sonra ama şarkı da albüm de evriliyor. Ve yine müthiş bir ozanlık eseri olan “Catch it”e geçiş yapıyoruz.

Tamamen tahmin edilemez bir atmosfer yaratan “Catch it” başladığında kalabalık bir konser alanında kendinden geçmek istiyor insan. Üzerine eklenen etkileyici vokaller hafif bir distortionla öyle bir şekle bürünüyor ki şarkı hiç bitmesin istiyorsunuz. 5:46 süresiyle en uzun şarkı olan “Catch it”i tekrar tekrar dinlemek, tempo değişikliklerinin ve içli vokallerin kölesi yapıyor bir zamandan sonra insanı. Klibini de izleyip aşık olabilmeniz için buraya bırakıyorum:

“Thieves Like Us”daki dark country havası da, “Take it all”daki 80’ler stili wall of sound da çok yakışıyor albüme. “Showtime”daki tekdüzelik kendi dikkatlerini de çekmiş olacak ki 2:40’dan sonra şarkıyı tamamen başka bir şeye dönüştürme şansını de atlamayarak konuyu tekrar karnaval kafalarına getiriyorlar.

Albüme ismini veren şarkıyla albümümüzü noktalarken yine en başlardaki heyecanı bulamıyoruz ama yine de tarz olarak bir bütünlük olduğunu söyleyebiliriz. Post-punk, punk, pop, rock, caz, art her şeyi çorba etmiş albüm için ilk dinlediğimde 2 yıldız vermiş olsam da 28 eylül 2018 itibariyle 4 veriyorum, ileride geri dönüp baktığımda son eksik puanını da hakettiğini düşünmem de oldukça mümkün.

Sevgili GK blogumuzun her ne kadar adı sanı duyulmamış saçmasapan albümlerden oluştuğunu öne sürse de ve ben de arada sırada aynı korkuya kapılsam da şunu söylemek istiyorum: Bence kaotik, güncelimsi, öğretici ve eğlenceli bir yapımız var ve amaç albüm önermekse herkese Beyondless’ı ve blogumuzdaki diğer tüm albümleri öneriyorum. (Buffalo Tom hariç.) Öperim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s