Ultra Vivid Scene – Joy 1967 – 1990

ultra_vivid_scene_joy

Çok değil, yalnızca üç dört hafta önceydi. Haftanın sıradan günlerinden biriydi ve evde başıboş zaman geçirebilecek, istediğim şeyi yapabilecek kadar rahat durumdaydım. Bu boşluğu değerlendirmek için de tabii ki kitap okuyacak, yürüyüşe çıkacak ya da kendime yeni bir şeyler öğretmeye, kendimi gerçekleştirmek için adımlar atacak değildim.

Youtube’u açtım ve Banger TV’de albüm kritiklerine göz gezdirdim. Bir videodan diğerine atlarken de artık nasıl olduysa, Gorgoroth adlı Norveçli bir Black Metal grubunun bir zamanlar solisti olan Gaahl diye bir adam hakkında bir belgesel izledim. Sonra yetinmedim, yine başka bir Youtube kanalından Bathory adlı başka bir BM grubunun belgeseline atladım. Sonraki 1 haftam, nasıl desem, içime iblis kaçmış gibi geçti.

Lüksemburg’dan evime rahip bile yolladılar.

Kendimden utanmadan ağzımdan çıkan şeyleri ardı ardına söyleyebildiğim herkese Black Metal’den bahsettim ve sadece Gorgoroth dinledim. Keyfim çok yerindeydi. Fakat dinledinmi.com için de yazabilecek bir şeyler bulmam gerekiyordu. Ama olmuyordu. Pitchfork ve benzerleri işe yaramadı yine. Yeni çıkan ve önüme sunulan 20’den fazla albümü dinledim, bana mısın demedi. Eski yöntemlere başvurmanın zamanı gelmişti.

İş başa düştüğünde en bilindik yolu izlemek lazım.

90’larda kendini müzik marketlere atabilmiş olanlarınız bilir, bu dükkanların belli belirsiz bir köşesinde mutlaka tozlu bir kaset sepeti olurdu. Reyonlardakilerden çok daha ucuza satılan bu kasetler içinden, ancak kapağına bakarak seçebileceğiniz bir tanesi de bazen baya bildiğin şahane bir şey çıkabiliyordu. Zaman içinde sepetlerdeki grup ve sanatçılar daha tanıdık gelmeye başlardı hatta. Mesela Kula Shaker tam bir sepet grubuydu benim için. Eminim sizin de benzer deneyimleriniz olmuştur. Bu sepetlerin içeriği yıllar içinde CD’lere de dönüştü fakat, ben o girdap içerisinden kendime başka bir “underdog” bulmaktan vazgeçmedim.

Belki de bu yüzden, ağzından çıkacak tek bir cümle için dünya üzerinde 291248 bloğun aynı anda haber geçeceği, itici, ikiyüzlü ve ülkemize ayak bastığı gibi iktidarla mucuk mucuk olan Bono ve grubu U2’nun 1980’ler sonunda yaptığı muhteşem albümlerden bahsetmek yerine, artık o tıka basa dolu sepet yerine geçmiş olan Spotify’ın Keşfet sekmesinde dolanırken ve beni ele geçiren iblisten kurtulmak adına çabalarken tek bir şey istiyordum; Hem OA’nın hem de benim hiç dinlemediğim bir grubu-albümü bulmak, o albümü bir kerede baştan sona dinleyebilmek ve sevebilmek.

Tanrıya şükürler olsun ki, Kurt Ralske artık müzik yapmıyor. Çünkü eğer Kurt Ralske hala müzik dünyasında olsaydı, belki de Ultra Vivid Scene ve ikinci albümleri Joy 1967-1990’u bilerek es geçebilirdim. Geçerliliği baki olan şeylere karşı olan duyarsızlığım ve çok daha fazlası için başlayacağım tedavi öncesinde, sizlerle The Cure’un Bloodflowers’ının hayatımda yer aldığı 18 sene içinde olanları paylaşmama çok az kalmıştı. İfşanın kimseye faydası yok, değil mi? Konumuza dönelim.

Metrobüs Boğaz Köprüsü’ne girmek üzereydi.

Ve ben adı çok ilginç bir grup buldum. Ultra Vivid Scene. Şimdi, Vivid Scene diyince aklımda bir şeyler canlanmıyor değil de, hani o kareler de buralarda bahsi geçecek şeyler değil. Hayırlısı diyerek grubun diskografisine bir göz attım. Sadece üç albüm demek ha? 1992’de yayınlanan son albümden sonrası da yok. İlk albüme biraz zaman verdim. Yok, cık. İkinci albüm nasılmış diye ilk şarkıdan bir başladım.

To swine

It happens every time

Benim için, bir albüm eğer defalarca üstüste dinlenmek istiyorsa açılışı mükemmel bir şekilde yapmalı. Açık ve dürüst olmalı o parça, albümün gerisinden ayrı düşmemeli, karşınıza çıkacak her şeye dair ipuçları vermeli. It Happens Every Time, tam da böyle bir şarkıydı ve dinlerken hemen OA’ya mesaj attım, domain’imize de ismini veren o soruyu sordum. Sonuçta shoegaze’e benden çok daha hakim olan oydu. Neyse ki bu sefer tutturdum ve,

Muradıma erdim sonunda.

Bundan sonrası ise çorap söküğü gibi geldi. Hem benim hayatım, hem de albüm için tabii ki. Joy 1967-1990, Ultra Vivid Scene’in gitar, bas, davul, klavye ve vokali, yani ta kendisi olan Kurt Ralske’den başkası değil. 1967 New York, Long Island doğumlu yetenekli abimiz Kurt Ralske, daha 10’lu yaşlarının ortalarında gitarla haşır neşir olduktan ve irili ufaklı gruplarda çaldıktan sonra, kendisini bir şekilde 4AD Records ortamında bulmuş. Evet, şimdilerde alternatif bir şeyler de dinliyorum abi ben ya diyerek Spotify listelerinize koyduğunuz türlü türlü şarkının sahiplerinin son 30 yıldır bağlı olduğu bu plak şirketiyle de Ultra Vivid Scene adı altında 3 albüm yayınlamayı başarmış. Bu üç albüm sonrasında ise başlarım sizin shoegaze ortamınıza da, turnenize de diyerekten müziği bırakmış ve gitmiş bir video sanatçısı olmuş. Şu anda Boston Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde de hocalık yapıyor ve türlü sanatsal aktiviteler içerisine giriyor hala.

Günümüzde verdiği röportajlarda müzikten hayatını kazandığı 10 yıl boyunca yaşadıkları için pek de güzel şeyler söylemiyor Ralske ama, zamanında da bu albüm için çekilen bir klipte; Special One’da görebileceğiniz gibi, yan vokallerde Kim Deal’a yer vermeyi bilmiş. Joy 1967-1990, belki bir Pixies ya da My Bloody Valentine albümü kadar vurucu değil ama olsun, dinlerken ruhunuza işlemeyi bir şekilde başarıyor. Bütün şarkılar bir şekilde birbirine benziyor ve hepsinde ortak bir ruh var, Ralske’nin albümdeki her noktayı tek başına büyük bir titizlikle düşündüğü çok belli.

Şarkı söylemekten çok sizinle konuşan bir vokal, sağdan soldan kulağınızda tınlayan ve huzur bir keyif veren gitarlar, hakkı verilmiş bir prodüksiyon ve pek de özelliği olan sözlere sahip bir albüm Joy. Karl Ralske, albümün adını bir mezartaşı yazısı olarak koymuş. Ölse kendi mezarında yazacak şeyi, 2. albümünün adına verecek kadar acaip bir adamdan bahsediyoruz. Belki şarkı sözlerinde çok derine inildiğinde sanatçının kendi ölümüne dair düşüncelere rastlayabiliriz fakat ne yazık ki ben ne vokalden ne de sözlerden o kadar etkilenmedim. Beni cezbeden nokta, özellikle iyi bir ses sistemi ya da kulaklıklardan dinlenildiğinde gayet benzersiz bir şekilde yaratılmış seslerin bütünüydü. Yazının geri kalanında fonda çalsın diyerek albümü dinlemeniz için de;

İşte şimdi dikkatlice dinlediğinizde de, bu şarkıların asla ve asla bir sahne performansında hakkının verilemeyeceğini anlıyorsunuz. Zaten grubun, daha doğrusu Karl Ralske ve seşolarının pek de öyle turnelere çıkmışlıkları yok. Sahne performanslarının da o kadar iyi olmadığı zamanında yazılmış, çizilmiş türlü yerlerde. Ultra Vivid Scene’in 3. albümü Rev‘in tanıtım turnesinde az biraz canlı performansta kıpırdanma olmuş ama o vakte kadar grup artık piyasadaki geçerliliğini de kaybetmiş.

Söz konusu tek adamdan oluşan gruplar olduğunda, Ultra Vivid Scene’in benzer projelere göre kısa ömürlü olmasının bir sebebi de, Karl Ralske’nin bir müzisyen ve müzik yıldızı olmaktan ziyade çok yönlü bir sanatçı olması öne sürülebilir. Belki de yapmak istediği şey artık albümler kaydedip, söylemekten fazlası haline gelmiştir. Ralske’nin 80’ler sonunda verdiği bir röportajı bulup izlediğimde, onu biraz daha anlama fırsatını buldum.

Youtube‘da bu videoyu izlerken gözüm sayfanın sağ barında sıralanan ve izlediğim şeyle ilintili diğer videolara takıldı. Hemen bu video sonrasında da o videolardan birine tıkladım. Evet, aşağıda da göreceksiniz, aynı isimli, yine sıkılgan, yine tuhaf, yine içine konuşan başka bir müzisyen karşımdaydı bu sefer.

Kabul ediyorum, isim benzerliği dışında Cobain ve Ralske’nin ortak tek bir yanı yokmuş gibi görünebilir. Nedense bana bu iki müzisyenin verdikleri röportajlar arasında bir benzerlik varmış gibi geldi. Biri dünyanın tepesinde, diğeri ise çok daha küçük bir kitleye seslenmeye çalışan biri olsa, sanki birbirlerine gizli bir söz vermiş gibi takındıkları öyle gizemli ve kaçamak bir tavır, bakışları var ki, insan düşünmeden edemiyor. Belki de şan ve şöhret gerçekten herkese göre değildir.

Siz yine de Ultra Vivid Scene’e bir şans verin derim ben. Özellikle stresli bir işiniz varsa güne başlarken çok iyi geliyor bu albüm, benim sabahlarımın vazgeçilmezi oldu son bir haftada. Neyse, yarın sabah yeni bir tuhaflık bulmak için kollarımı sıvayayım bari. Bir daha arayı bu kadar açmamak için söz verirken, kendinize iyi bakın diyorum.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s