Protomartyr – Relatives in Descent

Dikkat, yukarıdaki başlık veya görsel şaşırtmasın, bu ne bir albüm tanıtımıdır ne de en ufak bir profesyonellik emaresi içerebilecek samimiyetsizlikte bir blog yazısıdır.

Bundan dört sene önce, 29 yaşında ve evlenmek üzereydim. Yaklaşık aynı dönemde hayatımda bu denli kalıcı bir yer sahibi olacağını o an bilemediğim iki grupla tanıştım. Biri Viet Cong, diğeri Protomartyr’di. Başlarda Viet Cong’u kesinlikle daha çok seviyordum, Protomartyr’deki korkunç detone vokalist yoktu zira, ayrıca daha dark’tı, daha progressive’di.

Vietnam savaşı sırasında Amerika’ya kaçan Güney Vietnamlıların torunları isimlerini offensive bulduğu için Preoccupations oldu Viet Cong. Belki isimle büyüsü de gitti gibi hissettim, belki de başka bir sebebi vardır tam hatırlamıyorum, gün geçtikçe daha fazla, daha da fazla Protomartyr dinlemeye başladım. Vokalist Joe Casey’nin sesi o kadar muhteşem gelmeye başlamıştı ki, dünyadaki diğer tüm vokalistlerin bastığı tüm doğru notalar yanlış gelmeye başlayacak şekilde beynimin müzik scale’i kaymış olabilir.

Sonra birkaç ay önce yurtdışına taşınma mevzumuz çıktı. Dinledin mi’de hiç olmayacak muhabbetler dimi? Yapacak bir şey yok. Lüksemburg’un steril sokaklarında arkamda bıraktığım her şeyi düşünmemeye çalışırken kulağımda hep Protomartyr vardı. Onun adı neymiş, kimlerin kalbini kırmışım, seneyeyi bırak 3 ay sonra, 5 ay sonra neler olacak, bana bir buffer, belki de bir jammer lazımdı.

Ve hakkaten de Parquet Courts’u yazarken de, Deafheaven’ı yazarken de kaçak bir şekilde de olsa Protomartyr dinlemeyi hiç bırakmadım. Dolayısıyla ilginçtir ki aslında bir gün her şey geride kaldığında Lüksemburg da denilse, bu İskenderiye Kütüphanesini utandıracak blog da denilse soundtrack olarak en çok kulağıma Protomartyr gelecek.

Hanım işyerinde evin ekmeğini kazanırken ben hafif ıslak ara ara güneşli ve yemyeşil bir yoldan iki kilometre yol yürüyordum her gün. Yanından geçtiğim tertemiz mezarlıktan mis gibi ıslak çim kokusu geliyordu, yağmurdan hemen sonra kaldırıma çıkan salyangozlar o kadar fazlaydı ki Joe Casey, art arda onlarca kez “she’s just trying to reach you” derken ben yeni geldiğim bu toprağın ahengini bozmamak için sadece bastığım yerlere bakmaya çalışıyordum.

Bu yazı hislerin krallığında yazıldığındandır, neler yaşandı ne zorluklar çekildi çok değinmeyeceğim. Söylemek istediğim tek şey, bu andan itibaren tuhaf tesadüflerin ve stilize film sahnelerinin birer birer yaşanacağı aklımın ucundan geçmezdi. İlk olarak Protomartyr’in ilk Lüksemburg konserinin haberi geldi. Üstelik de tam da öyle bir tarihteydi ki bizim o tarihte Türkiye’de olmamamız pek mümkün gözükmüyordu. Ancak yine bir şekilde gezegenler sıraya girdi, gidiş üç gün ileri, dönüş iki gün geri değişe değişe geldiğimiz günün ertesinde Protomartyr konserinde olacağımız kesinleşti. Ve bu bahsettiğim gün tam olarak da dün oluyor.

Üç aylık aradan sonra Türkiye’ye geldiğimde kafamda tanrılaştırdığım hiçbir şeye aslında samimi bir kucaklaşmadan daha fazlasını veremeyeceğimi fark ettim. Üç ay boyunca bugünü beklemiştim. Denize girmeyi, seninle parquet courts dinlemeyi, kedilerimi sevmeyi, ciğer yemeyi beklemiştim. Ama işte kaderin sevimsiz bir cilvesi olarak anladım ki parquet courts’u da parquet courts yapan, denizi de deniz yapan içimi kemiren bu şeylerin elimin kolumun uzanamadığı yerde olduğu bilinciydi. Gelip efeler gibi karşınıza çıkmayı planlarken fark ettim ki en büyük gündemim de, en büyük kozum da yokluklardı ve varlıkların olduğu yerde içimdeki müthiş hazineyi kaybetmiştim.

Döndüğümüzde artık Batı Berlin’e yeni taşınmış Bowie gibi hissetmiyordum. “A New Career in A New Town”ı dinlediğim Berlin günlerimdeki gibi hissetmiyordum. Aşırı uykusuz ve kucağımızda kedilerle yaptığımız aşırı uzun bir yolculuktan sonra resmen yeni bir gurbetten evimize dönmüştük.

Pazar gününü de dörtlü bir kedi-insan yumağı olarak uyuyarak geçirdikten sonra giyinip kuşanalım dedik. Sonic Youth t-shirt’üm üzerimde, buranın bomontiadası, iksv’si, kültürbrauerei’si Rotondes’un yolunu tuttuk. Mekan efsaneydi, buraların gettosu olabilecek tek aday olan tren garının hemen arkasında bir açık hava kültür mekanıydı. Yerlere çizilmiş bir minigolf sahasına, food truck’ta hamburger satan bir portekizliye, yarı harabe şeklinde bir kültür merkezine ve banklarda bira içen her milletten insanlara bakarken gözlerimiz parıldadı. Burada geçtiğimiz bir hafta maruz kaldığımız hiçbir konu konuşulmuyordu. Sonra sahnenin olduğu binada eski tip sinemalarda kullanılan takma harflerle yazılmış “Protomartyr” yazısını gördük, birer bira içip içeri girdik.

Mekan o kadar küçüktü ki 15 euroluk biletlerle giren maksimum 50-80 kişinin bu insanlara nasıl, ne kazandırdığını anlamadık. Mikrofon standının hemen önünde konuşlandık.

Konser biter bitmez çalacağımı bildiğim setlist tam önümdeydi. Ve konserin “My Children”la başlayacağını görmüş oldum. Ellerinde üçer kutu Bofferding’le çıkan dört fazla kilolu adam beklemiyordum işin açıkcası. Artık öyle ya da böyle şekilde bir çeşit ailem olmuş Lüksemburg’lularla “milli gururumuz boff içiyorlar” diye gülüştük ve My Children’ın beynimde atom bombaları patlatan riffleri çalmaya başladı, pass on, pass on, pass on, pass on diyordu o kendine haslık ötesi sesiyle, tombik yanakları ve bozuk ortodontisiyle.

img_3138.jpg
Gökhaning the band.
f7a4d98c-0c21-44dd-9304-f210071cca3e
Spoils of War.

Hemen sonra ilk göz ağrım Under Color of Official Right’tan “Want Remover” girdi bozuk gitarlarıyla. Breaking Bad’deki Badger’a aşırı benzeyen Greg Ahee’nin tek başına bütün gitarları çalıyor olduğu gerçeği beni şok etmişti, kesinlikle iddia ediyorum, hiçbir şekilde dün akşam albümlerin aksine birer gitar, bas, davul ve vokal kullanıldığı hissedilmemişti. Tam bir rock konserinin ortasındaydık, hiçbir efekt, loop, synth, tuş, back vokal, ek gitar, hiçbir şey kullanılmadı dün akşam. Biralar içildi, ve bir dk dahi ara verilmeden 18 şarkı dan diye çalındı.

Setlisti hakkaten çalmamış olsam anın ateşiyle şarkı sırasını unutabilirdim ama şimdi biliyorum ki üçüncü şarkı olarak bu sene çıkan Consolation E.P.’den Kim Deal’ın kendisi kadar meşhur olamamış ama aynı tarza sahip ikizi Kelley Deal’la düet olarak yapılan Wheel of Fortune çaldı. (Kim ve Kelly kardeşler bu arada 1989’dan beri The Breeders’da beraber çalıyor) Gerçekten de en iyi şarkılarından biri olan Wheel of Fortune’un öyle bir “owner of a lonely heart” / “fight club” tarzı klibi var ki mutlaka bu aşamada izlemek gerekiyor:

Sonra açık ara en sevdiğim şarkı olan Windsor Hum’ın çalacağını biliyordum. 2017’de Kanada hükümetinden bir parlamento üyesi Protomartyr’ın memleketi Detroit’ten sebebi bilinmeyen bir uğultu geldiğini ve Windsor, Ontario’da yaşayan Kanadalıların bu sesten çok rahatsız olduğunu söylemiş. Şarkının ismi buradan geliyor, sözleri de konuyu iyice dallanıp budaklandırıyor:

“It says want, want, want, want, want what you are given
Need need need need need what you’ll never have
Never have, and never will, never will

The old Windsor humming
Across the river
From the U.S. of A
Saying, “everything’s fine””

Hemen sonra bir başka favorim “The Chuckler” başladı dan diye yine. Müthiş bir gitar melodisiyle bezenmiş şarkı bir yerde bir anlık başka bir melodiye geçiyor ve şöyle deniyor:

“I guess I’ll keep on chuckling
‘Til there’s no more breath in my lungs
And it really doesn’t matter at all
Ha ha

War and rumors of war
Clouds of poison in the sky
And poison in the soil
Oh Lord, how I wish there was a better ending to this joke”

Sonra bir baktım ki bilmediğim Jumbo’s diye bir şarkı çalmaya başlıyor ve o ana kadar oldukça yavaş hareketlerle çalan grup üyeleri çılgıncasına coşuyor. Sonradan öğrendim ki Jumbo’s ne wikipedia’da ne de spotify’da olan ilk albümlerindenmiş. Anlıyorum ne yapmaya çalıştıklarını ama burada açıklayarak tüketmek istemiyorum şu an.

Albümün de kapanışı olan Half-Sister çaldığında konserin biteceğini biliyorum ancak yine de aşırı hevesleniyorum çünkü en içli, en derin, en içinden çıkılmazcasına dolambaçlı şarkıları. Zaten üzerimde Sonic Youth t-shirt’ü var, malumunuz kız kardeşim olmasa da Sister önemli bir kelime, bu kadar yakın olmasam adamlara Half-Sister! diye bağırasım geliyor.

“In Northern Michigan
There was an incident in winter
A horse was hit by lightning
And began to speak in a foreign language
When he was finally understood
It repeated, “Humans are no good”
So they shot it behind the shed and stuffed him
He’s now on display as a lesson
For the kids to always do your best”

Çok kısa bir sessizlikten sonra geri geldiklerinde önce Under Color’ın açılış parçası artık benim için bir nevi kült olmuş “Maidenhead” sonrasında bir konserin bitebileceği en muhteşem parça olan The Agent Intellect’in açılış parçası “The Devil In His Youth” çalıyor. Burada hissiyatlar çalacak şarkılar setlistte yazmadığı için onla çarpılıyor. Ben şimdi senden tek bir şey isteyeceğim, inanılmaz uykun da olsa, müşteriler tepende de olsa bu yazı bitince sadece bir kere “The Devil In His Youth”u dinle. Tam bittiği anda, tam ben şimdi deyince, olur mu? Çünkü benim buradaki hissiyatı anlatmam mümkün değil. Ve bu yazının da kesinlikle bu şarkıyla bitmesi gerekiyor.

Dışarı çıktığımızda hava kararmıştı. Yüz kadar lüksemburg ekspatının bahçede kurulmuş banklara oturduğunu ve yüzlerine bir açık hava sinemasının renklerinin yansıdığını gördük. Yaklaşırken yüzlerindeki ifade, filmin sesi ve renkleri, tümü beynimizde birleşerek korktuğumuz haberi verdi. High Fidelity’i izliyorlardı.

Artık bu noktadan sonra her şey o kadar stilize olmuştu ki, hayatımın önemli anlarından şu bir kızın sırtında davul mu ne çalmışım ya onu silebilirsin. Biz nasıl Lüksemburg’da yaşıyoruz, burada ne yapmak istiyorum diye düşünürken kucağımda az önce satın aldığım “Relatives in Descent” plağı, plak kültürü üzerine bir film izlerken sımsıkı hanımın elini tutuyordum. Tam o anda Laura, Rob’un “Top 5 dream jobs” listesini okuyordu, “Neden plak dükkanı sahibi olmak yoktu bu listede?” Hayatımı o kadar checklistler yönetiyordu ki, bir şeyleri ben de göremiyormuşum gibi hissettim. O sırada baktım ki Protomartyr üyeleri çıkmış van’lerinin önünde muhabbet ediyor.

Yanlarına gittim, selam dedim, albümümü imzalar mısınız dedim. Tabi ki dediler ama bir problem vardı, plağın ambalajını yırtamıyordum. Bas gitarist Scott Davidson; “yan tarafını kotuna sürt, sonra açılır dedi” gerçekten de öyle oldu. High Fidelity izlerken, 5 – 10 metre uzaklaşmış ve viking kılıklı obez bir amerikalıdan hayatımın sonuna kadar kullanacağım bir plak bilgisi öğrenmiştim.

Ah be abi ne acayip bir akşamdı. Geri dönüp hanıma, hanım ne yahu yani Seval’e sarıldım, Barry Jive & The Uptown 5 çalıyordu. Ne gerek vardı bu kadar uzun yazmaya dimi abi? Yapacak bir şey yok, bugünün geleceğini ilk yazıdan söylemiştim. İyi Geceler, tatlı rüyalar, iyi çalışmalar. Ve tabii ki: Şimdi.

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s