Shame – Songs of Praise

shame_songs_of_praise_album_cover

Kafaya diktiğim Mountain Dew’ü masama bırakıp, sana biraz geçen Cumartesi gecesi yaşadıklarımdan bahsedeyim abi.

Relatable not Debatable

Arnavutköy’de, alelade bir Yunan meyhanesi. 89’lu ve az daha yaşlıca insanlardan oluşan bir topluluk. Kuzenimin doğumgünü için orada toplanmışız. Kuzenim ve Gizem’den başkasını tanımıyorum. Hoparlörlerden gelen canlı Yunan müziği. Asla bilmediğim onlarca şarkı. Rakılar içiliyor, yaklaşık bir saat geçiyor. Grubun içinden bir adam şarkı söylemeye başlıyor, kuzenimin ısrarlarına dayanamıyor. Ona üç sandalye öteden bir kız eşlik ediyor. Onlara kuzenim katılıyor ve yaklaşık 3 saat boyunca bildikleri bütün rakı masası şarkılarını tepemde anırarak söylüyorlar.

İşte o 3 saat içerisinde, artık bu ülkede daha fazla zaman geçirmenin pek bir anlamı olmadığını anlıyorum. Rakısından da, ağlak şarkılarından da, cesaretle kibrin kesişiminde kesilen raconlarla ilerleyen muhabbetten de, samimiyetle laçkalığın karışmasından da ayrı ayrı bıktığımın farkına varıyorum. İnatla içmediğimden sinirim geçmiyor.

Tek bir şeyi, Shame’in Songs of Praise‘ini yazarken bunlardan bahsetmeyi bekliyorum.

Buffalo Tom’dan yakamı geçen hafta silktikten sonra, sabah uyandım ve Spotify’a dadandım. Çok zamanım yoktu ve ellerinde koyunlar tutan çocuklarla dolu kapağı gördüğüm gibi Songs of Praise’i indirdim. Evden çıkıp metroya yürürken dinlemeye başladığım bu çılgınlık beni anında ele geçirdi. Abi ilk denemede tutturmak o kadar iyi geldi ki, yaşadığım mutluluğu nasıl anlatabilirim bilmiyorum.

One Rizla‘nın gitarları girdiğinde; “Tamam!” dedim. Buydu abi.

shame band photo

Daha metrodayken okumaya başladım. Shame, 20’li yaşlarının başlarında 5 çocuktan kurulu bir grupmuş ve Londra’nın güneyinde kurulduktan çok kısa bir süre sonra üne kavuşup, ilk albümleri olan Songs of Praise‘i 2018’in Ocak ayında basmışlar. NME başta olmak üzere ingiliz basını tarafından da baştacı edilmişler.

Müzik türleri konusunda pek bir bilgim yoktur, bilirsin. Shame ile alakalı okuduğum tonla makalede post-punk yaptıklarından dem vuruyorlar. Benim içinse sadece muhteşem müzik yapıyorlar. Yine bugün senden albüm tavsiyesi istediğim The Fall‘dan bolca esinlendiklerini okudum fakat bugün dinlediğim iki albümle de pek bağlantı kuramadım açıkçası. Belki de daha çok post-punk, daha çok müzik dinlemeliyim.

My nails ain’t manicured
My voice ain’t the best you’ve heard
And you can choose to hate my words
But do I give a fuck?

Charlie Steen, One Rizla’ya bu sözlerle giriyor. Bas bas bağırarak, kendilerini aynı dönemde onlarla birlikte müzik yapan yüzlerce gruptan bu sözlerle ayırmaya çalışıyorlar. Charlie’nin tipinde bir karizma olmayabilir, daha çocuk sayılır sonuçta ama inanılmaz bir vokali var. Kendinden o kadar emin geliyor ki sesi, ne söylese inanasın geliyor. Samimi lan işte. İki gitarlı bir grup oldukları için, bir ritmin üzerine inanılmaz riff’ler atabiliyor, melodiler içinde dağılmanı sağlayabiliyorlar.

Sadece 10 şarkı ve yarım saati geçmeyen bu albümde bir tane boş şarkıya rastlayamadım. Sırasıyla ardarda döndürebireleceğin şarkılar arasında tabii ki öne çıkanlar var. Birlikte yazdıkları ilk şarkı olan One Rizla, hemen ardından patlayan ve günümüz müzik endüstrisi üzerine lafları olan The Lick, albümün kapanışını yapan ve baştan sona acıklı bir intihar hikayesini anlatan Angie ile Shame’in müzik tarihine kendini kazıdığını söylemek zorundayım.

Allah için artık şu şarkıyı aç da birlikte coşalım abi. Birlikte “And you’re clinging to conflict” diye bağıralım umarsızca.

Arnavutköy’deki akşam neyse ki o rakı muhabbetiyle bitmedi. Meyhanenin karşısındaki 4 katlı, inanılmaz kalabalık ve popüler müzik çalan bir bara gittik ve dans ettik. Artık kimse bağırarak tepemde şarkı söylemiyordu ve bir bira sadece 25 TL idi. Ahmet Kaya’yı ideolojik olarak desteklemediği için şarkılarını prensiben okumayan çocuk artık canımı sıkamazdı. Gece bitmek üzereydi. Kızlardan birinin eski sevgilisine rastladık, masamızı dağıttı, kavga çıktı. Her şey tatlıya bağlandı. Kaos güzel şey abi.

Bütün gece ifrit olduğum şey, tekrarlanan bilindik bir deneyimi yaşamak ve bundan keyif almak için verilen çabaydı. Sınırsız fiks menüye oturduğun için ölene kadar içmek zorundasın. Çalan korkunç müzikten keyiflenmek için zaten baya içmen lazım. Her şeye ayak uydururken ve gözlerini masada gezdirirken söylediğin şarkılar da ortak bir paydaya hizmet etmeli. Müzik, seni birileriyle birleştirmek için olmalı. Relatable, not debatable.  Not my table, bro. Müzik bundan çok daha fazlasıdır.

Sweat stains the wrinkles
Tongue touches the hole
His wife’s at work and his kids are at school
She feels so dirty
She knows that it’s wrong
But she feels so good in Louis Vuitton

Belki de Shame’i bu kadar sevmemin sebebi de bu. Sadece iyi müzik yapmıyorlar, Bir şeyler hakkında fikirleri var ve bizimle paylaşıyorlar. Politik olmaktan kaçınmıyorlar, kendilerini solcu ağlak çocuklar olarak görenleri de umursamıyorlar. Bütün bunlar basit bir act’ten ibaret değil, öyleyse de bu kadar iyi müzik yaptıkları için benim de o kadar umurumda değil açıkçası.

Bayadır kendi sınırlarımın dışına çıkıp, zamana ayak uydurarak yeni bir şeyi keşfetmemiştim. Daha şimdiden bir sonraki albümde ne yapacaklarını merak ettiğim bu acaip çocukları çok sevdim. Ve evet, Withnail&I‘a selam çakıyorlar o albüm kapağıyla abi, o kafada adamlar işte.

Gitarlı ingiliz müziği yaşıyor ve Shame bunun en büyük kanıtı. Dinlemeyen de çok şey kaçırıyor, benden söylemesi.

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s