Wipers – Youth of America

Bu yazı oldukça tuhaf olacak hissiyatıyla masamın başına geçmiş bulunmaktayım. Zira aynı blogumuzda olduğu gibi herhangi bir üretimin mainstream mi underground mı olması gerektiğiyle ilgili kafamın takık olduğu bir dönemimdeyim. 1977’de Pasific North West de denilen portland west-coast punk sahnesinin içinde bulunan Greg Sage adlı bir adamın de benzer şeyler düşündüğü günler olduğunu bilmek güzel.

Greg bir gün yeni kurduğu Wipers isimli grubunun diğer elemanlarını evine çağırıyor ve onlara çılgın projesinden bahsediyor. Bu projeye göre Wipers konser vermek de dahil hiçbir pazarlama aktivitesine girmeyen bir grup olacak ve hedef 10 senede 15 albüm kaydetmek.

Tam da bu noktada 2018 benelüksüne cut ediyoruz çünkü benim bu konuyla ilgili söyleyecek çok şeyim var. Öncelikle işaret etmek istediğim punk sahnesinin popüler ve cool olmak isteyen kaykaycı çocuklardan oluştuğunu düşündürten geçmişi. Sex pistols’ın enstrümanını bile doğru düzgün çalmayı bilmeyen Sid Vicious’ının nasıl bir bas gitarist olarak meşhur olduğunu düşündürten bir durum mevcut, zira bu durumda mainstream vs underground gibi bir de aura vs. zanaatkarlık gibi bir ikilem daha karşımıza çıkıyor. Çılgın projesinden de tahmin edebileceğimiz üzere Greg underground bir zanaatkarlıkla bu punk işini ele almak istiyor. Bu arada kendileri içinde bulunmasa da çok kısa bir süre içinde “Straight Edge” denilen bir akımla punk gruplarının bir kısmı herkesi şaşırtırcasına kafeinden alkole, tütünden et yemeye bütün bozulmuş şeyleri bırakacakları bir kafa yapısına geçiyor.

Xponrx
Bu fotoğraftaki arkadaşlar alkol, tütün, hayvansal ürün veya kafein kullanmıyor.

Sanırım motorsiklet “çete”lerinin aşırı bilinçli ve sevecen insanlardan oluşması gibi, başınıza bir iş geldiğinde en çabuk ve özverili bir şekilde sizi revir çadırına taşıyacak olanların metalciler olması gibi punk rock da görüntülerine zıt bir sorumlulukla herkesi ters köşe etmekten keyif almış bir zamanlar.

1981 senesinde Greg’in garajında ikinci albüm “Youth of America” kaydediliyor. Burada alkol ve uyuşturucu olmadığını görmek çok kolay. Avaz avaz sorular soran sözleri ve aşırı samimi müzisyenliğiyle YOA’nın bu kadar iyi bir albüm olmasının sorumlusu daha çok fazla içilmiş kahve gibi. Albümü piyasaya süren firma bence bir albümün en az müziği kadar önemli bir bileşeni olan şarkı sırasını maalesef mahvetmiş ancak neyse ki şu an spotify’daki versiyonu doğru şarkı sırasına sahip.

Küçükken yayın sektöründe çalışan babası sayesinde evde bir plak kesme aletiyle büyümüş Greg. Müziğin daha çok teknik yanıyla ilgilenmiş olması başta bundan kaynaklanmış olabilir. Zira düşündüğünüzde aslında 100 sene gibi minicik bir zaman diliminde ürettiğimiz milyonlarca albümün altında tek bir gerçek yatıyor. O da dünyanın en komplike albümünü de yapsanız sesin aslında havadaki titreşimlerden oluşması. Mikroskopla sık sık babasının makinesinden çıkan plakları incelerken belli ki birazcık da keçileri kaçırıyor ve Sgt Peppers Lonely Hearts Club Band’in bile iğne boyutunda bir mikrofonun kesilmiş yollardan ilerlerken çarptığı engellerden çıkarttığı titreşimlerden oluştuğunu fark ediyor.

Şurası şüphe götürmez, Greg Sage punk’la ilgili bilinen her şeyin yok edildiği bir geleceği hedefliyor. Minor Threat’ten Black Flag’e, meslektaşlar şarkıları kısalttıkça kısaltırken Youth of America adeta bir Yes albümü gibi biri 10 dakika biri 6 dakikalık iki epik ve dört tane yancıdan oluşuyor.

Doğru sırayla dinliyorsanız albüm No Fair’le başlamış demektir. Aşırı melankolik, karamsar, politik ve anti-romantik bir ortamdayız şu an. Greg Sage bu dramın sonunda “IT’S NO FAIR” diye bağıracak ve şarkının punk kısmına geçeceğiz. Genel olarak YOA’da Cardiacs’ın aşırı özenli bir versiyonunu icra ettiği punk/postpunk/progresif kucaklaşması mevcut. Üzerine belki biraz da King Crimson’ı hatırlatan piyanolar olacak.

Hemen sonrasında birçok grubu derinden etkilemiş title track’imiz Youth of America geliyor. Albümün kesinlikle yıldızı bu, üstelik adaş olmasından da anlayacağınız üzere üstü kapalı bile değil.

Bu şarkıda ciddi bir krautrock etkisinden söz edilebilir. Hipnotik bas-davul birleşiminin üzerine bağırışlar ve gitar taramalarıyla belli ki derin düşüncelerin teşvik edildiği translar amaçlanmış. Hele ki adeta insanın canını yakan biraz da türk saykedelik müziğini hatırlatan ana melodisi ufak ufak geri döndüğünde gerçekten üzüleceksiniz. Amerika’nın gençliği üzerine bir şeyler söylendiği açık, özellikle de spoken word kısmında:

The rich get richer and the poorer get poorer get poorer…
Now there’s no place left to go…
Got to get off this rot…
You don’t wanna be born here again?
I don’t wanna be born here again…
Man, this just ain’t no existence…
Beware of those guys in disguise…
We’re living in the jungle, fighting for survival
Can’t wait much longer, hurry…

Eğer albüm yanlış sırayla dinlenseydi Youth of America son şarkı olacaktı ve bir albüm bittiğinde oluşan sessizliği kafası karışmış bir yüz ifadesiyle karşılayacaktık. Ancak doğru sıra buna izin vermiyor. Dolayısıyla “Taking too long”a geçiyoruz.

Evet artık tam gaz bu işin içindeyiz. “Taking too long”, o kadar pozitif bir melodiyle başlıyor ki bir anda Doolittle’da “Monkey gone to heaven”la karşılaştığım o travmasal an geldi aklıma. Neyse ki tek bir piyano notasıyla yine karamsarlıkların dibine gidiyoruz. “Taking too long”‘dan sonra da dördüncü track’de “How long can this be?” diyerek albümü biraz daha bütünsel görmeye başlıyoruz. Ancak bu sefer daha da neşeli bir punk track bekliyor bizi.

“Pushing the extreme” bence albümün bir diğer yıldızı. Bunu gören Sonic Youth gitaristi Thurston Moore abimiz hatta Wipers tribute albümünde bir versiyonunu da çalmış. Bana çok sevdiğim, guilty pleasure’ım “The Offspring – The Offspring” albümünü hatırlattı. Oradaki raw ses o kadar çok hoşuma gitmişti ki hala bile punk bir akşam yaşamak istediğimde Smash dinlemek yerine debut albümlerini tercih edebiliyorum. Üzgünüm ama bu da bir gerçek.

Albümlerin 30 dakika sürdüğü bir coğrafyada bulunduğumuz için son şarkıya geldik bile. Ben işin açıkcası “When it’s over”u dinledikten sonra bu albümü yazmaya karar verdim. Uzun uzun dakikalar boyunca hiçbir vokal olmayan şarkı beni Cardiacs – Is this the life?’ı ilk dinlediğim ana götürmüştü. Ve sonunda ağzını açtığında beklediğimize değecek şekilde şu kelimeleri duyduk:

Will you be laughing?
Laughing
When it’s over

Genel olarak YOA’nın anlattığı şeyleri anlamak zor, dönemin sosyopolitik yapısıyla ilgili hiçbir şey bilmiyor gibi bişeyiz. Ancak içinde “Land of the free, Home of the Brave
Do you think we will ever be saved?” denilen, ismi de Youth of America olan bir albümde gençliğin doğru yolda gitmediğini düşünen kafeinden delirmiş bir adam olduğunu görebilirsiniz.

Wipers ülkesinde değeri pek bilinememiş, Avrupa’da çok daha aşama kaydetmiş bir grup. Olan biten Amerika’nın nasıl da doğru şeyler söylendiğinde, doğru şeyler sorulduğunda cevap vermeyi sevmediğini hatırlatabilir. Wipers ne aşırı gizemli bir punk act’ine dönüştü ne de 10 senede 15 albüm kaydetmeyi başardı. Tıpkı bir wipers hayranı olduğunu defalarca söylemiş Kurt Cobain’in 4 albüm kaydetmek isteyip edememesi gibi. Tıpkı “Without you” ve “Baby Blue” gibi efsane şarkılar yapmış Badfinger’ın başarısızlıklardan yılıp iki üyesini birden intihara kaybetmesi gibi. Rock müzik hayal kırıklıklarıyla ve şöhretle müzisyenlik arasında gidip gelen gündemlerle dolu. Belki de haftada bir tanesini ele almak isteyeceğimiz kadar güzel işleri ürettiren aydınlığını ve düşünmelere sevk eden karanlığını buna borçlu.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s