Deafheaven – Ordinary Corrupt Human Love

Daha beyin patlatıcı challenge’ımızın üçüncü haftasına gelmiştik ki, Allah affetsin korkunç şeyler oldu. Sana yaklaşık bir hafta önce “Deafheaven”ın yeni albümünü yazacağım dedim. Ondan sonra öyle bir tembellik ettim ki Lemanyak – Lombak çizerlerinin ayın son gününün son anı iş teslim etmelerini çizimlerinin ana konusu yapmaları gibi Pazar akşamı saat 18:36’ya elimde hiçbir materyal olmadan gelmeyi ve hatta bundan yazının içinde bahsetmeyi başardım.

Ki asla ve asla yanlış anlaşılma olmasın, sana hafta başında verdiğim demecin benim için hiçbir önemi yok.  Ters köşe yaparak başka bir albüm yapmamamın tek sebebi tamamen tedbirsizlikle Ordinary Corrupt Human Love’ı sevmeye çalışarak ve blogumuz için başka hiçbir şey yapmayarak geçirdiğim son bir iki saatimdir. Benim için sana ve kendime verdiğim tek bir sözün önemi var; o da saat kaç olursa olsun, bir günün nerede bittiği bir sonrakinin nerede başladığı bilinemesin ki, haftayı bir albüm tanıtımı yaparak kapatmaktır.

Ama Muhammed’in ümmeti aşkına korkunç şeyler dediğim şeyler bunlar değildi, saatler hem günün hem de enerjimin son demlerini gösterirken kendimi adadığım bu albümden tamamiyle ve kuşkuya yer vermeksizin soğuduğumu hissetmemdi. Blogu birbirimize albüm önermek için başlattığımızı düşündüğüm için sana “Abi bunu dinledin mi?” demek yerine “Bunu dinleme!” demek istemedim ancak sonra şunu fark ettim: Bu bir akıl cimnastiğiydi, “Abi bunu dinledin mi? Sence buradaki hata ne?” de diyebilmekti. Hatta ve hatta belki de “Naber abi, nasılsın?” demenin modern dünyanın iletişim kanallarından en tuhafıyla ifade edilmeye çalışılması haliydi. Beraber yapılmış, beraber üçüncü bir kişiye yazılmış bir şarkıydı bu, bitince “ne güzel iş başardık lan” diye göz göze gelen, aslında işin sonunda üçüncü kişiden çok birbiriyle kaynaşmayı başarmış iki insanın “ne umduk, ne bulduk” başarısıydı.

Sonra çok acayip bir şey daha oldu. Bütün bunları Deafheaven’ın yeni albümünü dinlerken yazdığımı fark edip, albüme bir şans daha vermeyi, bir daha da “tamamiyle ve kuşkuya yer vermeksizin” kelime grubunu kullanmamam gerektiğini fark ettim. O yüzden baştan başlıyorum.

2013’de “Sunbather” çıktığında biri bana “bu albümü dinle” demişti. O zaman da albüm blogu yazarıydım ama güncel albümlerle ilgilenmiyordum, albümü de beğenmiştim ama derinlemesine üzerine düşünmemiştim. Yıllar, mevsimler, yaşlar, medeni durumlar, ülkeler değişti de ben bunun black metal ve shoegaze’in birleşimi olarak tanımlanan blackgaze olduğunu şimdi öğrendim. Öte yandan Deafheaven üyeleri “haşa, black metal’in ne ethosu, ne estetiği ne de sound’u bizde var” diyerek alçakgönüllüklerini dile getirmiş ancak grubun iki alakasız kelimenin birleşimiyle oluşan isminde shoegaze efsanesi “Slowdive”dan esinlenildiğini de sözlerine eklemişti.

img_8430
Bi souvlaki olsa da yesek.

Öncelikle şunu söylemeliyim: albüm kapağı, albüm ismi ve şarkı isimlerinde müthiş bir birliktelik var OCHL’de. 3 sene öncenin “New Bermuda” albümünden sonra basçının grubu terk etmesi mi dersin, gitarist Kerry Mcgoy’un alkolden kendini rehabilite etmesi mi, vokalist George Clarke’ın (albümün kapağında da görüldüğü üzere) günlük insanların günlük hallerini fotoğraflamak gibi bir hobi edinmesi mi dersin OCHL’ye yolları yapan bir sürü badire atlatılması albümü dinlerken fark edilmelidir. Ciğerleri patlarcasına acıyı hissettiren bir böğürmeli vokalistin adının George olması da, bu böğürmeli liriklerde aynı çektiği fotoğraflardaki gibi gündelik insanların gündelik kelimelerini kullanması da albümün ve grubun şaşırtmalı detayları arasında sayılabilir.

Deafheaven
Her black metal vokalistinin adı “Asbjørn” olacak değil.

“You Without End” bence epik bir parça. O kadar epik ki, epik kelimesini yerli yersiz kullandığımız gençliğimize pişman ediyor bizi. Queen’in en karanlık albümü “Queen II”yi dinliyormuşcasına bir Mercury pianosu ve May gitarıyla baştan sonra kuşatılmış, üzerine de spoken word ve black metal çığırtısı döşenmiş bir parça. Özellikle 03:07’den itibaren çalınan gitar Brian May’den esinlenilmediyse ben bildiğim her şeyden vazgeçmeye hazırım. Ki bu hissiyatı en son “My Chemical Romance”in “Welcome to the Black Parade”inde söylemiştim ve ben bunu söyler söylemez MCR bir konserinde sahneye kendisini davet ederek beni haklılığımın mutluluğuyla başbaşa bırakmıştı.

hqdefault
“I want to break free”den yıllar yıllar önce, karanlığın beşiğinde.

Albümün ilk single’ı “Honeycomb” başladığında ise, “Queen neymiş, biz Burzum çocuğuyuz” diyorlar. Sonra da zaten şunu fark ediyoruz ki OCHL aslına son yılların en bütünlüksüz albümü. Herhangi bir şarkıda başka bir decade’in başka bir esintisini hissedebilirsin ve fikir birliği sağlanamamış bir grubun üyelerinin herkesin gönlü olsun diye yaptığı bir albümde kendini öksüz bulabilirsin. Ancak bundan sıyrılmayı başaranlar için güzel müzisyenlik vaadediyor albüm, hatta albüm isminde bahsedilen sıradan ve yozlaşmış insan aşkını da bulmak aşırı zor değil. Peki bu sıradanlık neden bu kadar epik notalarla ifade edilmiş dersen kontrastların gücünden yararlanmış olabilir diye tahmin etmek kalıyor bana.

“Canary Love” büyük ihtimalle albümün en önemli şarkısı, albümün geri kalanı gibi şarkı sözlerinde bir kısırlık da olsa hissiyat yine oldukça epik. Sonra “belki, ” diyorsun “sözleri anlamayalım diye böyle brütal vokaller var”. Sonra da “ne güzel brütal vokal diyen akranlarım hala bu dünyada yaşıyor” diyebilirsin istersen.

“Near”da ise brütalsiz bir temiz nefes alıyoruz, cıncıncın delay/reverb gitarlar tabi ki de peşimizi bırakmıyor. “Glint” nasıl olsa tam Deafheaven deneyimi yine böğürmeli 10+ dakika bir şarkı olarak hangi albümü dinlediğimizi hatırlatıyor. O kadar shoegazelerin karanlığındayız ki artık aklıma karşılaştırma yapabilecek sadece Slint’in “Spiderland” albümü geliyor. Acaba onlar mı bunu hissedip şarkının ismini “Glint” koymuş yoksa ben mi bunu hissedip bu örneği vermişim diye şüpheye düşürüyor insanı.

Sonra ise çok komik bir şey oluyor ve bir önce yazdığım albümün sahibi Chelsea Wolfe konuk vokalist olarak “Night People” şarkısını söylüyor. Yine başka bir grubun başka bir albümü gibi hissettiriyor olan biten her şey ama kulaklığı çıkarıp sigara içmeye balkona çıkacak kadar bile uzaklaşsam hayal meyal büyük resmi görebiliyorum.

3383771-34
Bu sefer direkt Şebnem Ferah’ı koydum, korkma.

Kapanışı yaparken yazının başına bağlamayı çok severim, bu artık bir sır değil. Albümden soğuma sebebim şuydu: “Pretentious” mı acaba her şey? Sahte mi? Sunbather’dan beri grubu meşhur eden “Pitchfork” yazarlarını memnun etmek için mi tasarlanmış? Gündelik, banal ve bir albümün konusunu oluşturmaması gerektiğini düşündüğümüz şeyler brütal vokalle söylenince niye bana “Vegan Black Metal Chef” gibi geliyor?

Gerçi bazen parodi olarak başlamış işlerin parodisini yaptığı şeylerin daha kalitelisi olduğunu da görmüştük. Önemli olan neydi diyorsun sonra, bir albümün başarılı bir albüm olup olmamasını neyin amaçlanıp neyin sonuçlandığına bağlayacak da değiliz. Burası er meydanı değil, hissiyatlardan oluşmuş bir wordpress sayfası. George da yılın en iyi albümünü yapmamış olabilir belki ama kesinlikle parmesanlı patlıcan tarifi vermiyor.

vegan-black-metal-chef

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s