Parquet Courts – Wide Awake!

Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki güzide yeni yayınımızı aylar yıllardır yazmamış olmamın getirdiği kusmuklara boğmamak için büyük bir efor sarfetmem gerekecek. Fasting’den buruşmuş, aşırı tüketilmiş kahve ve sigaranın bıraktığı nahoş hissiyatla düğüm olmuş midemi, parmaklarımı ve gözlerimi otomatiğe bağlayıp bu yazıyı bitirmem gerekiyor artık. Ne çektin bembeyaz word sayfası.

O kadar fazla protomartyr dinliyorum ki artık, başka bir şey yazmam gerekiyordu bu cinneti tertipli bir şekilde başlatmak için. Yoksa ben bilmez miyim “Relatives in Descent”i sayfalarca random kelimelerle anlatmayı? O bir köşede dursun abi, ben sana başka çok acayip bir hikaye anlatacağım.

Geçtiğimiz aylarda kilometrelerce yol katedip Queen’den kalanları canlı izleyerek kendilerine son borcumu ödedim. Konuyu çok dağıtmayacağım, sadece işaret etmek istediğim şey o günden kalan bir kalp yarası. Konser bitince Brian May ne yapacak acaba diye düşündüm bütün şov boyunca. After party olmayacağı kesin gibiydi, o akşam belki Köln’ün tadını bir tek Adam Lambert çıkaracaktı. Ve bir an için kariyerlerinin zirvesinde, geleceğe umutla bakan insanları dinlemenin son dönemimin hasretlerinden yorulmuş kalbime daha iyi geleceğini hissettim.

Parquet Courts, henüz 2010’da kurulmuş bir grup. Aşırı post-punk dinlediğim son dönemlerimde sık sık shuffle listelerde dinlemekteydim. Kendilerini Pavement’dan, The Fall’dan, Velvet Underground’dan çok da ayıramıyordum. Frank Zappa gibi, Prince gibi ve tabi ki The Fall gibi her sene albüm üzerine albüm çıkarmaktalardı. Ki bu özellikleri dünyanın dijital tüketim manyaklığı döneminde kimsenin kolay kolay cesaret edemediği muhteşem bir şeydi. (King Gizzard, sen hariç. Sen abarttın.)

Sonra 18 Mayıs 2018’de çok acayip bir şey oldu ve “Wide Awake!” piyasaya çıktı. Denton, Texas’dan NYC’ye taşınan grubumuz belli ki aşırı bir özfarkındalıkla magnum opus’larını piyasaya sürmüştü. Bunu yaparken de tabi ki ait oldukları post-punk dünyasının her duvarından dışarı taşmışlardı. Dünyanın olduğu yerde durmasını her şeyden çok isteyen ve bu sebeple büyük ihtimalle ileride çok pişman olacak Allmusic kritikleri hariç albüme düşük puan yoktu. Zira PC, enstrüman zenginliğinden, albüm artwork’une, megafonla bas bas manifesto bağıran vokalist A. Savage’dan, insanın içini kıpır kıpır eden ritimlerine 2010’lara adeta bir “Pet Sounds” doğmuştu. (Müzikalite olarak değilse de cesur keşifleri için bu iltifatı uygun gördüm yoksa haşa!)

Bir kere şunun farkında olalım. Eğer altıncı albümünü yapmış bir grubun spotify’da en çok dinlenen ve ana sayfada yer alan 5 şarkısı da bir albümdeyse ve hatta bir post-punk grubunun bu şarkıları milyonun üzerinde dinleniyorsa bir şeyler yolunda gitmiş demek olabilir.

Albüm PC fanlarını rahatlatırcasına, ileride bir post-punk klasiği olacak Total Football’la başlıyor. Total Football öyle bir şey ki başladığı saniyeden itibaren bir albümü sevdirten şarkılardan. Daha birkaç ay önce hayata veda eden efsanevi The Fall vokalisti Mark E. Smith’in bıraktığı dünyaya yakışır bir track. Albüm o kadar güçlü başlıyor ki adeta “I wanna be adored”la başlayan Stone Roses albümü gibi, ben neyin içine girdim dedirtiyor insana.

“Only through those who stay awake can an institution be dismantled”

Şarkının sözleri bireyselliğin toplumun bütününe getirdiği zarar ve ABD’nin son yıllarda başına gelenlerin daha fazla bireyselliğe yol açması şeklinde yorumlanabilir. Son satırda okkalı bir küfür savrulan Tom Brady ise geçen sene Trump’ı desteklediğini dile getirmiş bir NFL oyun kurucusu ve özellikle maçlarda tek başına, paslaşmadan başarılara imza atmasıyla biliniyor. Tabi şarkıda daha onlarca referans var ve hepsini açmak oldukça uzun bir yazıya yol açacağından geri kalanını sana bırakıyorum.

İlk şarkının aşırı etkileyici bas rifleri sonrasında Violence’a bağlantıyı sağlıyor. Violence’da soul-funk da var, Gil Scott-Heron’un artık bir efsane olmuş “Revolution will not be televised”ı da var, Jack White’ın supergroup’u “The Dead Weather” da var. Sonrasında “Before the Water Gets Too High”ın mellow ötesi lo-fi sound’unun üzerinde yine aynı muhteşem bas var. Tüm bunlar olurken ilk defa A Perfect Circle’ın Eat The Elephant albümünde gördüğüm spotify gifleri bu sefer doğru yapılmış olarak karşımıza çıkıyor. Adeta çocukluğumuzdan bir yabancı dil kitabını çağrıştıran bu artworkler The Fall’un benzer artwork tarzlarına bir selam çakılmış gibi hissettiriyor. Özellikle “Extinction”daki gif’e bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Bahsetmeden geçemeyeceğim bulunduğumuz yüzyılın en önemli prodüktörlerinden Danger Mouse yaptı bu albümü. Aslında “Wide Awake!” PC’ye aşina bir insan olarak Allmusic muhafazakarlığına anlam veremeyeceğim kadar da bir post-punk albümü ama tabi ki birçok tarzı içinde bulundurabiliyor. Vizyoner prodüktörler demek ki kendi tarzlarına ters bir albüm yaptığında böyle sonuçlar çıkıyor ve Leonard Cohen’in “Death of a Ladies’ Man” albümünün “wall of sound”un mucidi Phil Spector tarafından yapılması gibi her zaman buna karşı çıkan fanlar olabiliyor.

Albüm ortalarına geldiğimizde daha da post-punk çıkıyor karşımıza. Ki artık tarz zenginliğine o kadar alışmış oluyoruz ki rahatsız bile oluyoruz ufaktan. Freebird II, aslında Mission of Burma veya Minutemen misali uzun bir şarkı ismi olan “Credits for a film about the vietnam war”ın konserdeki patavatsız fanlar tarafından “Freebird 2!” diye bağırılarak Lynyrd Skynrd’ın unutulmaz klasiğine benzetilmesi sonucu oluşmuş bir isim. İlla bişeye benzeteceksek ben albümün ortalarındaki bu havayı daha çok Minutemen’e ve Gang of Four’a benzetiyorum. Özellikle “Normalization”ın muhalif ve karmançorman gitar havaları bu esintileri fazlasıyla yaşatıyor.

Sonra fazlasıyla “catchy” “Wide Awake” çıkıyor karşımıza, samba ritmiyle funk basların birleşimi de bende yine bir Stone Roses hissiyatı yaratıyor, bu sefer daha çok bir “Fools Gold” olarak.

“Death will bring change”de ise hayatımın kabusu olan ve beni Levent Yüksel – Yeniden Başla’dan tutun, Silverchair – Anthem for the year 2000’a bir sürü şarkıdan uzaklaştırmış çocuk korosu çıkıyor karşımıza. Ancak bu sefer böyle kuvvetli hisler duymak yerine olan biten hoşuma gidiyor, zira koroyu yine de alçakgönüllü olarak azar azar kullanmışlar diyebiliriz. Belki bu tabuların yıkılması gerekiyordur.

Zafer yolları tabi ki albümü muhteşem başlatıp muhteşem bitirmekten geçiyor. Zira “Tenderness” bir “instant classic”. Burada da çok özlediğim “Badly Drawn Boy” piyanosu geliyor kulağımıza ve albümün başından beri yanımızdan ayrılmayan birinci sınıf şarkı sözü yazarlığı da kendini yine gösteriyor:

“Well I can’t count how many times I’ve been outdone by nihilism
Joined the march that splits an open heart into a schism
I cower at the thought of other people’s expectations
And yet still hand over mine to them

Parquet Courts hiçbir zaman Lolapalooza’nın headline’ı olmayacak. Kendilerini öğleden sonra gündüz birası eşliğinde ana sahnede izleyebilirsin. Bilirsin, hava kararmadan koca sahnede gruplar çok küçük gözükür ama bu albümde çok büyük fikirler var. Ve konser sonrası otele gitmeden bir iki shot atıp kızlarla flörtleşirler gibi geliyor. Bu hissiyatlara rock’n’roll’un ihtiyacı var.

Oh and fuck Tom Brady!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s